BALALAYKA

Belki insanlar bu hazin hikayeyi okuduğunda, ölüm çoktan sinsi uykusuna dalmış, sabah kahvaltıları yeni bir güne eşlik ediyor olacak. Kimbilir belki de uykusunu alamamış bedenler kıpkırmızı gözlerle izleyecekler dünyayı, üç temmuz sabahı olduğu gibi. Ama hiç olmazsa ağlamalı, bir kez, adam gibi.

Önü sonu bir yolculuk işte. Biraz az uyumak gerekiyor sabah uçağına yetişmek için, tek zorluğu bu. İnsanlığa bir balalayka melodisi dinletmek için uyku ne kelime, gerekirse koşmalı kadere soluk soluğa, dinlenmeden, bıkmadan, son nefesine kadar, nefes nefese.
Hava alanı kalabalık, uçuş kartını almak her yiğidin harcı değil. Yine de yılmıyor gülüşüyoruz en güzelimizin esprileriyle. Ekip halinde bir otobüse biniyoruz, yüzonüç no’lu park yerine gidip businessclass takılacağız birbuçuk saat. Otobüs gitmek istemiyor, o kanatlı şeytana götürmek istemiyor bizi. Neredeyse dile gelip konuşacak, bir öndeki otobüse vuruyor bir arkadakine. Bir tek en güzelimiz anlıyor dilinden, o da anlatamıyor kimseye. Bu inatçı otobüsten alıp başka bir otobüse bindiriyorlar bizi. Bir an Trabzon’a karayolu ile gideceğimizi zannederken, uçağın yanında duruyoruz ve ağır ağır çıkıyoruz hayat merdivenlerini. Kabin ekibinin güler yüzleri karşılıyor bizi. Sondan bir adım önceye oturuyoruz, yaşamlarımızın bir kısmını üstümüzdeki dolaplara, bir kısmını da öndeki koltuğun altına saklıyoruz. Uçağın kapıları kapanıyor, push back izni alınıyor, biz günlük gazetelerdeki ölüm ilanlarını atlayıp burcumuzun durumuna bakıyoruz, uçak hareketleniyor ve derinden hüzünlü bir balalayka melodisi duyuluyor. Küçük bir erkek çocuğunun boğuk ve ağlamaklı çığlığı zamanı durduruyor.
Tüm sesler susuyor, gazetelerden kafamızı kaldırıyoruz, en güzelimiz dudağında küçük bir tebessümle bize el sallıyor. Önce bayıldığını zannedip en kötü espirilerimizle ayıltmaya çalışıyoruz ama nafile. Bedenini bize emanet bırakıp en uzun yolculuğuna çıkıyor, en uzun filmini çekiyor. İki küçük Rus kızı diz çöküp ıstavroz çıkarıyor ve dua ediyorlar. Balalayka’nın sesi gittikçe yükseliyor, uçağın acil çıkışlarından sızıp tüm apron’a yayılıyor. Ne gülegüle ne allahaısmarladık, hçbirşey söyleyemiyoruz. Kimse bir başkasıyla göz göze gelemiyor, sessizce uğurluyoruz en güzelimizi mavi göklerin ötesine.
Ve şimdi aynı yolculuğa onsuz çıkıyoruz. Balalayka’nın sesi kulaklarımızda, aynı gülümseme dudaklarımızda, kendi kaderimizi çizmeye başlıyoruz. Motor ve stop komutları arasına sıkıştırdığımız tüm duyguları, milyonlarca insanla paylaşacağız sonra tekrar susacağız. Yaşamak belli ki bir şeylere tanıklık etmek. Bir sonraki repliği hiç kimse bilmiyor. Belki de bu yüzden güzel, belki de bu yüzden acı. Keşke en güzelimizle konuşmuş olsaydık, sevdalarımızı anlatsaydık ona, nefretlerimizi, unutamadıklarımızı, umutlarımızı paylaşsaydık, ağlasaydık.
Oyunculuk yeniden doğmaktır der ustalar. Her seferinde küçük bir bebek gibi çığlık çığlığa ve acemice. Belki yeniden doğuşlarımızda buluşacağız onunla gizlice, kimseye söylemeyeceğiz, kendi kendimize gülüp yine veda edeceğiz. Belki de bunların hiç biri olmayacak, biz olduğunu zannedeceğiz. Belki de bir daha hiç film çekemeyeceğiz. Anlaşılan her şeye hazırlıklı olmalı, öyle yaşamalı.
Ama hiç olmazsa ağlamalı, bir kez, adam gibi. Sonra yeniden başlamalı.

10 Temmuz 2000                                               CEM DAVRAN