BİR ÇENTİK DAHA Haz03

ETİKETLER

BENZER YAZILAR

YAZIYI PAYLAŞ

BİR ÇENTİK DAHA

ARSLAN KACAR
BİR ÇENTİK DAHA
Sonbahar’ın serin gecesinde, hava da yalımlanan bıçağı farketsede, umursamadı. Sırtına saplanan bıçağın acısıyla döndü. Gecenin içinde ışıyan iki kara gözün,
dudak kıvrımında buz gibi bakan sinsi gülüşü farketti. Bıçağın çeliğindeki kanını, yakomozlar istila etti. Suskun hançerler, kuşağında sabırsızlandı.
Toprak damlı evlerin geniş sokaklarında, öfkeli zılgıt sesleri sekerek dolaştı.
Köyün tepesindeki konaktan, bir kadın çığlığı yükseldi.
Ayaklarının, artık kendisini taşıyamadığını farketti. Yüreğini buran, kemirerek oyan yaranın, kabuk bağlamasına ömrü yeter mi, geçti aklından. Yalnız olduğu hissetti. “Yıkıl Sezar” diye, fısıldadı. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanırcasına, yıkıldı.
Düğümlü kaldı, bohçasında sevinçleri. Yaşamın süpriziyle, karanlığa gömüldü.
Kuyunun dibinde gülümseyen iri kara gözler, irileşti. İlk kucakladığı an, yelyeperek koşuşturdu. Birlikte geçen yıllar, arz-ı endam eylediler. Acısı, hafifler gibi oldu.
Sırtından sızan ılık kanı, damlaya durup toprağa düştü.
Gün aydınlanırken, konağın avlusundaki sedirde uyandı.
Yatakta, yüzüstü yattığını farketti. Avuçlarını yatağa dayayarak doğrulmak istedi. Sırtındaki sancı, ağrısıyla ciğerlerine indi. Vazgeçti. Hatırlamaya çalıştı.
Hiç bir şey, gelmedi aklına. Ürküten, boğuk sesli köpek havlamalarını duydu. Avuçlarını yatağa dayayarak, yeniden doğrulmaya çalıştı. Beceremedi.
Sancı, sinsi bir ırmak gibi, kıvrılarak içinde dolanıyordu.
Yaşlı Ses, usulca çöktü sedirin uc kısmına. “Ölmedin ama ölmekten beter oldun. Yaran kabuk bağlayıp, iz bırakarak iyileşecek. Ama çeliği kavi, bir bıçak yarasını taşır gibi, taşıyacaksın bu yükü. Unutmak istesen de, sirayet ettiği yüreğini burup duracak. Kaçsan, kaçamayacaksın. Uyku, haram olacak gözlerine, bedenine.
Ne ilk, ne de son yaşayan olacaksın. Hep, en yakınımızdakiler değil mi, sırtımızı döndüklerimiz. Uykumuzu, avuçlarına teslim ettiğimiz. Yüreğimizi, sırlarımızı
aşikar eylediğimiz. Neden diye soranlar olacak. Kimseye anlatamayacaksın.
Anlatsan da, anlamayacaklar zati.”Söylenenleri, anlamadan dinledi.
Yaşlı Ses, sır verircesine fısıldadı. “Gitti zaten.” Sedirin, ucundan doğruldu.
“Sen yine de, unutmaya çalış.” Unutmayı, unuttuğunu hatırladı. Hatırlamaya çalışarak, gözlerini yumdu. Uzun bir yolculuğa çıktı, kara kuşların kanatlarında.
Kaç yıl olduğunu hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı.
Kırkdört gün sonra,  tepesine dikilen Yaşlı Ses, tren biletini uzattı. “Hazırlığını yap”. Tepkisiz baktı bir süre. Sonra bileti alıp, tıkıştırırcasına cebine soktu.
Köyün sokaklarını dolaştı. Dut ağacının dibinde oturanların önünden, hiç konuşmadan geçip gitti. Acıma maskelenmiş yüzleriyle, arkasından baktılar. Sakallı olan, hayıflandı. “İkizi, bu hale getirdi.” Yanında oturan dar alınlı, “Boşuna insan insanın kurdudur dememişler… Alışır, alışır.” Sakallı olan, güldü. “Bi’şey hatırlamıyor ki, neye alışsın.” Dar alınlı, şaşkın sordu. “Pelül olmuş desene ?” Ardından, bilgiç mırıldandı. “Dostundan şikayet etmeyeceksin. Zaten sırtını düşmanına dönmezsin ki.”
Karanlığın sessizliği, seslerle ağarmaya başladı. Uykusuz bedeniyle, sedirden kalktı.
Avluya akan dere suyuyla, yüzünü serinletti. Bir kaç parça eşyası olan,  çantasına isteksizce baktı. Almaktan vazgeçti. Konağı sessizliğine bırakarak, kanatlı kapısından çıktı. Havlayan köpeklere aldırmadan, taş döşeli yolu hızlı adımlarla geçti.
Sırtında konaklayan yarasıyla, istasyona giden yola koyuldu.
Kompartmanın penceresinden, demir tekerlerin uyumlu tıkırtılarla, geride kalan yola bakıp durdu. Gözlerini yumup, hatırlama labirentine daldı. Yaşanmışlar sökün ettiler. Birlikte büyümüşlerdi. Aynı sevinçlerin, aynı acıların sofrasına oturmuşlardı. Ayrılıklar yaşamış, kopmamışlardı. Sırt sırta verip, uyudukları günleri olmuştu.
Koruyucu olmuş, bedel olarak sırtından bıçaklanmıştı. Aklı almayınca, içinden çıkamadı. Niye, neden atlıları dört yanını sardı.
İstasyonun geniş basamaklarından inerken, denize baktı. Kararmaya dönmüş mavi dalgalar, kabarıp köpürüyordu. İskeleye indi. Griden siyaha koşan gökyüzünde,
sedef kanatlı bir kaç martı süzülerek uçuyordu. Karşı kıyının, kedi gözleri gibi parlayan ışıklarına baktı.  Bekleme salonu kalabalığına daldı.
Kırkdört’ün üstüne, niçin’leri neden’leri bulamadığı yüzyetmişsekiz gün daha geçti.
Yorulduğunu farketti. Uykusuzluk, uykuyu unutturmuştu. Oturup soluklanacak,
yer bakındı. Siyah çöp torbaları yığınının, hemen yanıbaşında yukarıya çıkan merdiven basamaklarını farketti. Son gücüyle, adımlarını hızlandırdı.
Merdivenlere ulaştı. Üç basamak çıkıp, yığılırcasına çöktü. Öksürerek inen biri, yanından geçip gitti. “İkiyüzyirmi gün olmuş” diye, mırıldandı.
Sarı bir taksi, geçerken korna çaldı. Aldırmadı. Beyni, sinsi kemirgene direniyordu. Unutmak istedikçe, direnen kemirgenden kurtuluş yoktu. Öfke, simli kumaşlı giysileriyle yanıp sönüyordu. Kavuran sıcağa rağmen, içinin üşüdüğünü hissetti. Titreme, hücrelerine yayıldı. Cebinden çıkarttığı, sigara paketine parmağına vurarak, uc veren sigarayı çekip aldı. Paketi, cebine koydu. Sigarayı, parmaklarında ezdi. Çakmağını çıkartıp, yaktı. Üstüste solukladı. Titremesi dizginlenmişcesine, üşümesi antrakta çıkar gibi oldu. Tartışarak gelen Genç Kız’la, akranı Delikanlı’ya döndü. Genç Kız, “Hani, en güvendiğindi, n’oldu ?” diye, hesap sorarcasına sesini yükseltti. Delikanlı, “Güvenmek ne ki ? Kardeşimden öteydi…” diyerek, acıyla kavruldu.
Geç Kız, “Kardeş mi ? Böyle kardeş mi olur.” diye, yüklendi. Geçip gittiler.
Seslerin anlaşılmaz yumağında, kayboldular. Siyah çöp torbalarına baktı.
Birlikte olmanın gücü yalımlandı, atıklar dolu siyah torbalardan. Birlikte olunca, kırılmayan ince çubuk demetini düşündü. Dağılıp, parçalanan geçmişine hüzünlendi. Kabuk bağlamaya mahkum en acıtıcı yara için, zamanı durdurdu… / 02.06.2010