BİR ÇENTİK DAHA
ARSLAN KACAR
BİR ÇENTİK DAHA
Sonbahar’ın serin gecesinde, hava da yalımlanan bıçağı farketsede, umursamadı. Sırtına saplanan bıçağın acısıyla döndü. Gecenin içinde ışıyan iki kara gözün,
dudak kıvrımında buz gibi bakan sinsi gülüşü farketti. Bıçağın çeliğindeki kanını, yakomozlar istila etti. Suskun hançerler, kuşağında sabırsızlandı.
Toprak damlı evlerin geniş sokaklarında, öfkeli zılgıt sesleri sekerek dolaştı.
Köyün tepesindeki konaktan, bir kadın çığlığı yükseldi.
Ayaklarının, artık kendisini taşıyamadığını farketti. Yüreğini buran, kemirerek oyan yaranın, kabuk bağlamasına ömrü yeter mi, geçti aklından. Yalnız olduğu hissetti. “Yıkıl Sezar” diye, fısıldadı. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanırcasına, yıkıldı.
Düğümlü kaldı, bohçasında sevinçleri. Yaşamın süpriziyle, karanlığa gömüldü.
Kuyunun dibinde gülümseyen iri kara gözler, irileşti. İlk kucakladığı an, yelyeperek koşuşturdu. Birlikte geçen yıllar, arz-ı endam eylediler. Acısı, hafifler gibi oldu.
Sırtından sızan ılık kanı, damlaya durup toprağa düştü.
Gün aydınlanırken, konağın avlusundaki sedirde uyandı.
Yatakta, yüzüstü yattığını farketti. Avuçlarını yatağa dayayarak doğrulmak istedi. Sırtındaki sancı, ağrısıyla ciğerlerine indi. Vazgeçti. Hatırlamaya çalıştı.
Hiç bir şey, gelmedi aklına. Ürküten, boğuk sesli köpek havlamalarını duydu. Avuçlarını yatağa dayayarak, yeniden doğrulmaya çalıştı. Beceremedi.
Sancı, sinsi bir ırmak gibi, kıvrılarak içinde dolanıyordu.
Yaşlı Ses, usulca çöktü sedirin uc kısmına. “Ölmedin ama ölmekten beter oldun. Yaran kabuk bağlayıp, iz bırakarak iyileşecek. Ama çeliği kavi, bir bıçak yarasını taşır gibi, taşıyacaksın bu yükü. Unutmak istesen de, sirayet ettiği yüreğini burup duracak. Kaçsan, kaçamayacaksın. Uyku, haram olacak gözlerine, bedenine.
Ne ilk, ne de son yaşayan olacaksın. Hep, en yakınımızdakiler değil mi, sırtımızı döndüklerimiz. Uykumuzu, avuçlarına teslim ettiğimiz. Yüreğimizi, sırlarımızı
aşikar eylediğimiz. Neden diye soranlar olacak. Kimseye anlatamayacaksın.
Anlatsan da, anlamayacaklar zati.”Söylenenleri, anlamadan dinledi.
Yaşlı Ses, sır verircesine fısıldadı. “Gitti zaten.” Sedirin, ucundan doğruldu.
“Sen yine de, unutmaya çalış.” Unutmayı, unuttuğunu hatırladı. Hatırlamaya çalışarak, gözlerini yumdu. Uzun bir yolculuğa çıktı, kara kuşların kanatlarında.
Kaç yıl olduğunu hatırlamaya çalıştı, hatırlayamadı.
Kırkdört gün sonra, tepesine dikilen Yaşlı Ses, tren biletini uzattı. “Hazırlığını yap”. Tepkisiz baktı bir süre. Sonra bileti alıp, tıkıştırırcasına cebine soktu.
Köyün sokaklarını dolaştı. Dut ağacının dibinde oturanların önünden, hiç konuşmadan geçip gitti. Acıma maskelenmiş yüzleriyle, arkasından baktılar. Sakallı olan, hayıflandı. “İkizi, bu hale getirdi.” Yanında oturan dar alınlı, “Boşuna insan insanın kurdudur dememişler… Alışır, alışır.” Sakallı olan, güldü. “Bi’şey hatırlamıyor ki, neye alışsın.” Dar alınlı, şaşkın sordu. “Pelül olmuş desene ?” Ardından, bilgiç mırıldandı. “Dostundan şikayet etmeyeceksin. Zaten sırtını düşmanına dönmezsin ki.”
Karanlığın sessizliği, seslerle ağarmaya başladı. Uykusuz bedeniyle, sedirden kalktı.
Avluya akan dere suyuyla, yüzünü serinletti. Bir kaç parça eşyası olan, çantasına isteksizce baktı. Almaktan vazgeçti. Konağı sessizliğine bırakarak, kanatlı kapısından çıktı. Havlayan köpeklere aldırmadan, taş döşeli yolu hızlı adımlarla geçti.
Sırtında konaklayan yarasıyla, istasyona giden yola koyuldu.
Kompartmanın penceresinden, demir tekerlerin uyumlu tıkırtılarla, geride kalan yola bakıp durdu. Gözlerini yumup, hatırlama labirentine daldı. Yaşanmışlar sökün ettiler. Birlikte büyümüşlerdi. Aynı sevinçlerin, aynı acıların sofrasına oturmuşlardı. Ayrılıklar yaşamış, kopmamışlardı. Sırt sırta verip, uyudukları günleri olmuştu.
Koruyucu olmuş, bedel olarak sırtından bıçaklanmıştı. Aklı almayınca, içinden çıkamadı. Niye, neden atlıları dört yanını sardı.
İstasyonun geniş basamaklarından inerken, denize baktı. Kararmaya dönmüş mavi dalgalar, kabarıp köpürüyordu. İskeleye indi. Griden siyaha koşan gökyüzünde,
sedef kanatlı bir kaç martı süzülerek uçuyordu. Karşı kıyının, kedi gözleri gibi parlayan ışıklarına baktı. Bekleme salonu kalabalığına daldı.
Kırkdört’ün üstüne, niçin’leri neden’leri bulamadığı yüzyetmişsekiz gün daha geçti.
Yorulduğunu farketti. Uykusuzluk, uykuyu unutturmuştu. Oturup soluklanacak,
yer bakındı. Siyah çöp torbaları yığınının, hemen yanıbaşında yukarıya çıkan merdiven basamaklarını farketti. Son gücüyle, adımlarını hızlandırdı.
Merdivenlere ulaştı. Üç basamak çıkıp, yığılırcasına çöktü. Öksürerek inen biri, yanından geçip gitti. “İkiyüzyirmi gün olmuş” diye, mırıldandı.
Sarı bir taksi, geçerken korna çaldı. Aldırmadı. Beyni, sinsi kemirgene direniyordu. Unutmak istedikçe, direnen kemirgenden kurtuluş yoktu. Öfke, simli kumaşlı giysileriyle yanıp sönüyordu. Kavuran sıcağa rağmen, içinin üşüdüğünü hissetti. Titreme, hücrelerine yayıldı. Cebinden çıkarttığı, sigara paketine parmağına vurarak, uc veren sigarayı çekip aldı. Paketi, cebine koydu. Sigarayı, parmaklarında ezdi. Çakmağını çıkartıp, yaktı. Üstüste solukladı. Titremesi dizginlenmişcesine, üşümesi antrakta çıkar gibi oldu. Tartışarak gelen Genç Kız’la, akranı Delikanlı’ya döndü. Genç Kız, “Hani, en güvendiğindi, n’oldu ?” diye, hesap sorarcasına sesini yükseltti. Delikanlı, “Güvenmek ne ki ? Kardeşimden öteydi…” diyerek, acıyla kavruldu.
Geç Kız, “Kardeş mi ? Böyle kardeş mi olur.” diye, yüklendi. Geçip gittiler.
Seslerin anlaşılmaz yumağında, kayboldular. Siyah çöp torbalarına baktı.
Birlikte olmanın gücü yalımlandı, atıklar dolu siyah torbalardan. Birlikte olunca, kırılmayan ince çubuk demetini düşündü. Dağılıp, parçalanan geçmişine hüzünlendi. Kabuk bağlamaya mahkum en acıtıcı yara için, zamanı durdurdu… / 02.06.2010






Arslan Gaggo’dan,insanı derinden yaralayan bir yaşanmışlık öyküsü….
Öyküde anlatılan bıçak yarasının,acı bir söz,ağır bir hakaret olduğunu da düşünebiliriz.
Gaggo’nun bu etkileyici öyküsünde,Anadolu feodalitesinde yetişmiş delikanlının,küskünlükler içinde,Haydarpaşa Garı’na ulaştığını görüyoruz. Haydarpaşa Garı’nın yazarın hayatında önemli bir yeri olduğunu farkediyoruz.Pepo kuşu romanında,Yüzleşme Oyununda,sitemize aktardığı bir kaç öyküsünde Haydarpaşa Garı vurgusunun yapılmış olması bu gerçeği açığa çıkarıyor.Hayatının dönüm noktalarından bir mekan olduğunu düşünüyorum.
Öykü çok güzel anlatılmış.Tasvirler ve duygu anlatımı mükemmel.
Ellerinize ve duygularınıza sağlık Gaggo…
Ayşe ablam,
iyi yakalamışsınız. Bıçak yarasını simge olarak kullandım.
Acı söz, hakaret, tavır da bıçağın gördüğü işi görebiliyor.
İlk kez trene Palu’da sanırım 4 ya da 5 yaşlarında binmiştim. Beni büyülemişti.
Tren istasyonları, hüznün su kuyusu gibi gelir.
Memleketimden İnsan Manzaraları oyununu ilk kez Haydar Paşa merdivenlerinde oynamıştık. Atlar ve trenler eş değer gibi sanki.
Beğenmeniz beni sevindirdi, satırlarınız onurlandırdı.Teşekkür ederim.
Sevgiler selamlar.
Merhaba Arslan Gaggo,
Acı sözün,hakaret veya kötü tavrın,bıçak yarasından daha derin yaraladığı bir gerçek.Bıçak yarası,öyküde saydığınız günler,aylar içinde iyileşip acısının geçme durumu var ama,acı bir sözün hayat boyu kulağımızda çınlaması var ya,unutulmaz bir türlü…Hele bu söz,çok değer verdiğiniz,sevdiğiniz,dost,kardeş bellediğiniz birinden gelirse,bıçakla öldürmesinden beter eder insanı…
Öyküdeki delikanlı,besbelli beklemediği bir yerden yemiş darbeyi ve gurbete atmış kendini.
Öykünün devamında,bu kardeşliğin o anda bitip bitmediğini okumak isteriz doğrusu.
Ben de trene ilk defa 11 yaşımda binmiştim.Babamın Çanakkale’den Sivas’a tayini çıktığı zaman,eşyalarımızla önce kamyonla Balıkesir’e gitmiş,oradan trene binip Sivas’a bir kaç gün süren yolculukla varabilmiştik.Çanakkale’de o yıllarda tren yoktu,hala da yok zaten.Tren yolculuğu çok değişik duygular veriyor.Kompartıman içinde rastladığınız insanlarla dost oluveriyorsunuz.Şimdilerde,İzmir’e bazen sırf zevk olsun diye trenle gidip geliyorum ama nedense çocukluğumun ilk tren seyahatinin tadını alamıyorum.
Çocuklukta yaşananlar,ah o güzel günler ve heyecanlı yıllar…
Hatun,nede büyük oluyor bu istanbulun çarşıları böyle diye içinden geçirdi ağabeyi Hasan,sanki onu duymuş gibi “Bu gördüğün istanbul’un en küçük çarşısı sayılır istanbulda her sokak neredeyse böyledir dedi ve devam etti şimdi çocuklara bikaç parça giysi alırız her birine güzel bir çiftte ayakkabı, sonra birden aklına geldi “ha! eniştem iş bulmuş mu?” Hatun, “Yok daha bulamamış ama bulana kadar balon satacakmış sana da yük oluyoruz böyle” Hasan “İyi ya boş durmaktan iyidir, yakında bulur hele bir iş olsun bir kaç ay’a kalmaz gecekonduyuda yaptıkmıydı rahat edersiniz, hem ne demek yük olmak sen benim kardeşimsin unutma rahmetli babam seni bana emanet etti” dedi.
Akşama İbrahim, bir torba balonla eve geldi büyük bir sevinçle “yarın bunları sattıkmıydı bir kaç günlük harçlığımızı çıkartmış oluruz” dedi balonları erkenden hazırlayıp yollara düştü.
Balonları öylesine çabuk satmıştı ki doğrusu işlerin bukadar güzel gideceğini beklemiyordu içinden “Tabi ya İstanbulun taşı toprağı altın diye boşuna mı diyorlar” dedi. Son balonu da sattıktan sonra mutluluktan derin bir iç çekti “Hele şükür çocukların bu akşam karnı doyacak” dedi.
Hemen bir kaldırım kenarına oturdu, acaba kaç para kazanmıştı elini cebine attı cebi bomboştu inanamadı parmaklarıyla iyice cebini yokladı, büyük bir acıyla cebindeki yırtığı farkketti tek kuruşu dahi kalmamıştı, çaresizlikten yerinden kalkamadı.
İstanbulun taşına toprağına İbrahimin gümüş gözyaşları aktı.
Bu benim babamın hikayesiydi bana anlattığından beri ben de bıçak yarası olarak kaldı. Hani derler ya zamanı geri çevirsek ne yapmak isterdin diye, ben babamdan ilk balonu alan çocuk olmak isterdim daha düşürdüğü ilk kuruşta ” amca bak cebin delinmiş paraların düşüyor” derdim…
Çok güzel bir yazı Arslan Kacar tadında bir hikaye olmuş yüreğine sağlık arslan ağbi, çok beğendim sitedeki eski günlerimizi hatırladım.
Ayşe ablama
öyküdeki ayrıntıları güzel betimlediği için teşekkür ederim.
Uyarınız üzere, iki kardeşin ilişkisini yazmayı düşüneceğim. Sevgiler selamlar
Yazım dili naif Mercan kardeşimin yazdığı öykü daha bir iç acıtıcı.
İbrahim ve balonlar. Umudun, sevince hasret finali…
Mercan kardeşim, bu satırlarla bir öykü oluşturmalı.
Sevgiler selamlar.
Mercan’ın öyküsü benim de çok hoşuma gitti. Yaşanmış, sade ve buruk. Hayat kadar anlamlı.
Mercan,
Bize öykü içinde öykü tattırdığın için sağolasın.
Buruk bir hayat öyküsünü içim burkularak okudum.Hayatla yüzleşmek,İbrahim’in balonları kadar gerçek,ayni zamanda içimizi acıtan bir durum.Bence bu öyküyü,doyumsuz anlatımınla devam ettirmelisin.İbrahim’in bundan sonraki yaşam kavgasını,parasını cebinden düşürmeden çocuklarına ekmek getirebildiği günleri ve Hasan’ın hayalini kurduğu gecekondudaki mutlu ama gururlu yıllarını anlatmalısın.
Hayalindeki bütün balonlara ulaşabilmeni candan diliyorum kardeşim.
Teşekkür ederim sağ olun. Ben de babamın yaşadığını bu buruk anıyı birgün öyküleştirmeliyim diyordum, Arslan Ağbi’nin yazısını ve Ayşe Abla’nın yorumlarını okuyunca o anda yazmak istedim.
Aklın yolu birdir derler.
Mercan kardeşim,
birkaç cümleyle iç yakan anlatımı, öykü olarak bekliyorum.
Sevgiler selamlar.
Teşekürler Arslan abi duygu yüklü bir öykü olmuş.Kahramanların iç hesaplaşmalarını seviyorum.Pepo Kuşunda da Abbas Mirza’nın cezaevinde, kendisini ve dünyayı yeniden sorgulaması Roman’ın derinliğinin yükseldiği yerlerdendi.
Dostun gülü bile yaralarken,dostlar bazen taşta atıyor,bıçakta atıyor,kılıçta çekiyor.”Sende mi Bürütüs” şaşkınlığı,gönül ilişkilerine,dostluklara,yoldaşlıklara
bulaşıyor.Gerçek dünyada,yaralananlar bir daha yaralanmak istemiyor,kalbini katılaştırıyor,insanlara karşı zırhlanıyor ve gerçektende acıya duyarsızlaşıyor.Sonra dünyaya,başka insanlara tetikte,zırhlarımızın arkasında yaklaşıyoruz.Zırh insanları korur ama giyenler bilirlerki aynı zamanda taşıması ağır bir yüktür,hareketlerini zorlaştırır,insanı boğar.Kalbin ihanetlerle sarsılmaz ama artık içindeki duygularda dışarı kolayca çıkamaz olmuştur.Sonra psikologların kapısını aşındırmaya başlarsın ve onlar sana köyüne gidip avazın çıktığı kadar bağırmanı tavsiye ederler.İşte kurulması zor bir denge…
Ayşe ablanın kitap tanıtım yazısı gibi yorumu,Mercan kardeşin içten,küçük öyküsü de çok beğendim.
Duygusal bir hafta olmuş.
Hüseyin kardeşim
damardan tahlillerinden onurlandım.
Teşekkür ederim, sevgiler selamlar.
Haşmetli İmparator Agustus’a bende çok teşekkür ederim ayrıca yazılar bölümündeki yazı çok şirin olmuş sevgiler.
Sayın Kacar…Aylar sonra merhaba…Ayşe uyardı , soyadınızı yanlış yazmışım.Bağışlayın, 63 yaşın dalgınlığına verin.Bıçak yarası taşımayan var mı?Ama son günlerde o kadar sıkıntılı günler yaşıyoruz ki. Hikayenizle, ki o hikaye yaşanmış acıların göstergesi , daha çok karamsar oldum.Güzel bir anlatım.Yazınız beni üzdüğüne göre çok başarılısınız.Kutluyorum…
Merhaba Senay hanım,
yüreklendiren satırlarınıza teşekkür ederim.
Beğeniniz, üzüntünüzün önüne geçer umarım.
Sevgiler selamlar.
Şuraya bak ne güzel yazılar. Ne güzel günlerimiz geçti!!!