MUHTEŞEM YÜZYIL
Günlerdir gazetelerden, dergilerden, internet sitelerinden arıyorlar ve konu hakkındaki fikrimi soruyorlar. Beni aradıkları gibi bir çok kişiyi arayıp, üçer beşer cümleyle bilindik magazinel tartışmayı haber haline getiriyorlar. Bazı dostları kırmamak için telefonda da olsa birşeyler söylemeye çalışırken düşündüm ki en doğrusu kendi mecramda fikirlerimi yazmak. Dileyen bu satırlardan alıntı yapabilir ayrıca diğer dostlar da fikirlerini rahatça paylaşabilir. En baştan söyleyeyim söz konusu diziyi izlemedim, izleyen birkaç kişiyi dinledim, okudum o kadar. Bir de denk geldikçe tartışmayı takip etmeye çalıştım. Açık seçik, kıvırtmadan fikrimi söylüyorum; şu tartışma baştan sona saçmalık. Neresinden bakarsanız bakın konuşulanlar yetersiz ve manasız. Kimilerine göre süper bir piar-reklam hareketi oldu ki bana göre doğru. Televizyon dizilerine sanat eseri muamelesi yapılmasından tutun, tarihsel süreçleri ve kimlikleri koruma-kollama göreviyle kendini donatmış acemiliklere kadar bir yığın saflık. Beni arayanlardan birine şöyle dedim; “bu daha iyi günlerimiz”. Sanatsal hassasiyetlerin, estetik kaygıların ayak bileklerine kadar indiği bu günleri çok ararız. Sağolsunlar, 12 Eylül mimarları öyle bir çizdiler ki üstünü sol aydınların, sanatçıların, düşünce insanlarının, toplum bir daha belini doğrultamadı. Sonrası bildiğiniz hikaye, yeni ve apolitik nesiller, falan filan. Nereye dönersek dönelim, popomuz arkada kalıyor. Uzatmayacağım efendim, kıssadan hisse şöyle; siyasiler bir kere siz bu işe bulaşmayın derim. Okuyan düşünen bir toplum ol ve ne söylenirse söylensin gerçeğe kendin ulaşmaya çalış. Bize şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlar korkularını, dış güçler sendromunu artık yok et. Et ki hayal dünyamızın önündeki sınırlar kalksın, bir heykel, bir resim, bir tiyatro oyunu geleceğimizi aydınlatsın………………………..






Merhaba Cem Kardeşim,
Umarım bu günler en iyi günlerimiz olmaz,gelecek günler bu günleri aratmaz.TV de gösterilen onlarca dizi arasında,örf ve adetlerimize,aile,arkadaşlık,sosyal alışkanlıklarımıza aykırı bir yığın diziler izlenirken,tarihi bir değerimizin hayatından kesitler halinde çevrilmiş bir dizi hakkında,henüz izlenmediği halde bu kadar fırtına koparılmasını anlamış değilim.Sizin de değindiğiniz gibi acaba “reklam kokan hareketler ” mi?…Aslında dizinin senaristi ve yapımcısının sık sık ifade ettiği gibi “bu bir kurgu,hikaye “diye savunmasına karşın,dizinin jeneriğinde “bu dizi tarihsel olayların kurgulanmasıdır ” demesi biraz tenakuz olmuyor mu?Muhteşem Yüzyıl dizisinin en faydalı,en çarpıcı,en güzel tarafı,halka tarihini yeniden hatırlatması olmuştur.En azından,Kanuni’in,46 yıl gibi çok uzun bir süre hükümdarlık yaptığını.Osmanlı İmparatorluğuna bu yüzyılda nasıl Yükselme devri yaşattığını ve malum sona yaklaştırdığını,özel hayatında,zaaflarını,temayüllerini hatırlatması bakımında çok önemli bir dizi olduğuna inanıyorum.Kaldı ki,çok masraf edilmiş,çok emek verilmiş ve üzerinde çok çalışılmış bir senaryo.Dekorlar ve kostümler bana göre harika.Osmanlı Padişahlarının harem hayatları tarihte çok anlatılmış,defalarca film ve dizilere konu olmuştur,içinde yalan olan ne var ki,bu kadar yaygara yapıldı anlamak mümkün değil.Dilerim,RTÜK’ün vermiş olduğu uyarı cezası ile yetinilip,Muhteşem Yüzyıl gösterilmeye devam eder.İsteyen izler,istemeyen izlemez.
Sevgilerimle.
Merhaba Ayşe ablacığım.
Sabah gazetesinde Nazlı Ilıcak yazmış, konuyla ilgili diye aşağıya ekledim. Görüşler muhtelif tabii. Ayrıca şu “Türk aile yapısı” da bir ara konuşmaya değer.
İşte o yazı;
Muhteşem Yüzyıl’a yönelik eleştiriler, aslında diziye yaradı. Seyretmeyenler seyretti, reytingi arttı.
RTÜK, “Yayınların, toplumun milli ve manevi değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı olmaması” ilkesine ters düştüğü gerekçesiyle (4. madde e fıkrası) diziye “uyarı” cezası verdi. Söz konusu madde o kadar muğlak yazılmış ki, her duruma uygulanabilir.
“Toplumun milli ve manevi değerleri ile aile yapısı…”
Bir padişah ve haremi söz konusu olduğu için, herhalde, Türk aile yapısı ile bir uygunluk aranmamalı. Gelelim “toplumun milli ve manevi değerlerine…”
Önce bir soruyla merakımı gidereyim: Dizi, Vahdettin’in ya da Abdülhamit’in hayatı olsaydı ve resmi tarihe uygun çekilseydi ne yapacaktık? Abdülhamit için tarih kitaplarında “Kızıl Sultan”, Vahdettin için de “Vatan haini” denilmiyor mu?
Kanuni Sultan Süleyman’a gelince… O dizide, milli değerlerimizi incitecek ne var? Harem’den Roksalan’ı seçmesi, ona âşık olması mı? Cariyelerin, padişahın önünde raks etmesi mi? Osmanlı’da Harem yok muydu? Vardı. Oradaki kızların arasından padişah gözdelerini seçmiyor muydu? Seçiyordu. Padişahın manevi değerleriyle, bugünkü ailenin manevi değerleri arasında bir ilişki kurulabilir mi? Artık ne Harem kaldı, ne de sultan.
Dünyada, çok sayıda tarihi film yapılıyor. Bu filmler belgesel değil. Dolayısıyla, tarihe tıpa tıp sadık kalmak mecburiyeti de yok.
Peş peşe Atatürk filmleri çekilince, bir başka kesim, “laikçi zihniyet” kıyamet koparmıştı. “Atatürk’e nasıl Mustafa dersiniz?” diye bile sormuşlardı. Şimdi farklı bir bağnazlıkla karşı karşıyayız.
Acaba ne zaman aklımızı başımıza toplayacağız?
Nazlı Ilıcak
Merhaba Cem Kardeşim,
Nazlı Ilıcak her zaman okuduğum,her okuduğum yazısını da onayladığım bir yazar değildir ama,Muhteşem Yüzyıl için yazdığı bu yazıyı onaylıyorum.Çok akılda kalır şeklde ve doğru yorumlamış bana göre.Osmanlı’da harem olgusu bir gerçek,haremdeki cariyelerin padişaha hizmet etmesi,bazılarının padişaha yakın devlet adamları ile evlendirilmesi tarihsel bir gerçek olduğuna göre,bunun gösterilmesi aile yapımıza neden ters düştüğü anlaşılamıyor.
Neticede Nazlı Ilıcak güzel yazmış,beğendim.İlettiğiiniz için teşekkürler.
Bence de Ayşe abla. Nazlı hanım beni şaşırttı doğrusu.
Merhaba…
Bütününü izlemedim ama izlediğim kadarıyla, OLMAMIŞ…
Dijital dünyasının olanakları gözardı edilmiş.
Görsel araçların (kamera, fotoğraf makinası v.b.), her resmedileni çıplak gözle görmenin ötesine taşıdığı unutulmuş.
Filmlerde ya da dizilerde, öykünün kahramı, albenili çizilir. Güzelse güzelliği, çirkinse çirkinliği, benzeri özelliklerine göre öne çıkartılır. Bu kural gibidir.
Tıpkı bir tablo da, öne çıkmasını istediğimiz figür-ler gibi.
Cast yara almış. Padişah ve Sadrazam kardeşim iyi seçim olmamış.
Dönemin belirleyici dil yapısını sadeleştirerek kullanmamışlar.
Oysa her dönemin farklı dil yapısı vardır.Edebi metinler, belgesidir.
Shakespeare,eserleriyle niye hala var. Dönemi yansıtan dil ve anlatımı kullanmasıdır.
Sosyal davranışlar, giysi ve takılar es geçilmiş. vs. vs.
Fakat inkar edilemez bir gerçek var.
Birden, insanlar tarihe merak saldı.
Yabana atılmayacak, milyonlarla yapılamayacak reklam katkısını da inkar edilemez.
Elin gavurunun (!) çektiği filmleri, dizileri izlemeseydim, belki var olan görselliğiyle yetinebilirdim. Biz henüz dönem filmi , dizisi çekecek güçte değiliz.
Olanla yetinmeliyiz.
Ama hiç bir zaman, “Bu olmamış, atalım, kapatalım, yasaklayalım, kaldıralım” çığlıklarıyla, ortalara dökülmemeliyiz.
Eleştirinin de bir sınırı olmalı. Hele, yetkin olmayanlar, susmalı.
Bizimkiler dizisi döneminde Kapıcılar,
Erol Köse’nin klibi nedeniyle, Doktorlar, Hemşireler,
Hamam film oynadığında, Hamamcılar ortaya fırlamıştı.
Oysa hiç bir canlı birbirinin benzeri değildir. İyi de, kötü de, birbirini içinde barındırır.
Dönemi anlatırken, görselliği gözümüzde tad bırakacak filmler, diziler izleme umuduyla. sevgiler selamlar.
ben de diziyi annem ile takip ediyorum anlatıldığı gibi halit ergenç in bazı sahnelerde içki içtiği falan yok zaten o zaman saraylarda şerbet içerlermiş bazı insanlar konuyu o kadar saptırıyorlar ki buna anlam veremiyorum bide zaten tarihten ilham alınarak yapılmış bir dizi olduğu için tartışmalar saçmalık ben bu dizinin devam etmesinde yanayım bu kadar. saygılarımla iyi haftalar
merhaba;
Muhteşem yüzyıl dizisinin ilk bölümünü izledim. Açıkçası beni pek etkilediğini söyleyemeyeceğim. Ama yine de peşin hüküm vermek için erken, izleyip görmek lazım. Yapılan tartışmaların içeriğini çok sığ buluyorum. Çoğunlukla insanlar diziyi izlemeden ahkam kesiyorlar. Hele de istediğinizi izleme gibi bir özgürlüğünüz varken yasaklamayı anlayamıyorum. Benim ilgi alanıma giren, keyifle izlediğim bir program bir başkası için tahammül edilemez olabilir. Birçok program seçeneği var, yasaklamak çözüm değil daha çok olayı cezbediyor. Dönem filmlerini ,tarihi bizlere sevdirdiği için seviyorum. Özellikle kostümlere ve ayrıntılara dikkat eden yapımları destekliyorum. Ayrıca eleştirirken dizilerdeki konuların senaristlerin,yönetmenlerin ve oyuncuların gözünden anlatıldığını ve değiştirilebileceğini bilmek lazım. Kısaca gerçekler ile hayali ayırmak ve araştırarak konuşmak gerekir. Harem yaşantısı ile ilgili daha çok film, tiyatro ve kitap olmalı ki geçmişimizin bu kapalı kapıları açılabilsin.
bu arada halit abiye geçmiş olsun sanırım ayak bileğini kırmış
demin nazlı ablanın yorumunu okudum bence nazlı abla bu konuda çok ama çok haklı özenmiş gibi olmayayım ama bazen insanlar bazen çok bağnazça düşünceler içerisine giriyorlar.
Merhaba,
Arslan Gaggo’muza öncelikle teşekkürler.Tabii Muhteşem Yüzyıl’ı izlerken kesinlikle sinema sanatı ile ilgisi olmayan benim gözlemim ile kendisinin gözlemi arasında dağlar kadar fark var,ve kesinlikle izahatına inanıyorum.Ben sadece mekan ve kostümlerin bana göre çok güzel olduğunu düşünmüştüm,simema-dizi çekiminin inceliklerini bilmediğim için aklıma getirmemiştim.Buraya kadar hiç bir itirazım yok ama dil konusunda,dizinin gösteriminden önce izlediğimiz fragmanında dikkatimi çekmişti.Günümüz türkçesi ile konuşulmasını kendimce yadırgamıştım.Demek ki,öyle düşünülmüş demiştim.Sonrasında Güneri Civaoğlu’nun Şeffaf oda programına konuk olan iki oyuncusu ve senaristi Meral Okay’ı dinlediğimde,dil konusunun özellikle senaristi tarafından izah edilmesinden sonra kesinlikle ikna oldum.Dönemin konuşma dili ile yazılmasına veya gösterilmesine,anlama ve anlatma bakımından imkan olmadığını,günümüz konuşma dilinin anlatım-anlama’ya daha çok yararlı olacağını öyle güzel izah etti ki,şimdi ben ayni izahatı yapamıyorum.Yani ben ikna oldum.Cast konusunda bir şey diyemem,Arslan Gaggo, Halit Ergenç ve Okan Yalabık yerine kimlerin oynamasını dilerdi bilemem,belki izah eder diyorum.
Herkese selam ve sevgiler.
Merhaba Ayşe abla,
Yabancı filmlerdeki örneklerde, görsel doyum yaşayınca, bizim filmlerin,
dizilerin de öyle olmasını arzulamamdan dolayı, düşüncelerimi aktarmaya çalıştım.
Tiyatro ve sinema da, bilinen bir kimlik anlatılıyorsa, o kimlğn gerçeğinden kaçamazsınız. Birebir benzeri olmasa da kimliği vurgulayacak oyuncu kullanmakta yarar var. Sinan Tuzcu, uzun boylu ve de benzer olmasa da, Atatürk kimliğine yakışmıştı. Rutkay Aziz’i de sayabilirim.
Tiyatroda, genç bir oyuncunun, yaşlı oynaması fazla yadırganmaz ama sinema da yadırganır. Biçim önemlidir. Role yakışmak önemlidir. K.S.S. tahta 25/26 yaşlarında çıkan bir kimlik. Fotoğrafları olmasa da, yazılanlardan, Osmanlı Padişahları’nın fizikleri konusunda bilgiler var. En belirgin özellikleri burun biçimleri.
Arkadaşımız olması, yanlışları görmezden gelme ayrıcalığını vermez.
Meral Okay kardeşimin Asmalı Konağı da, akide şekeri gibydi.
Osmanlı döneminde de geçmeyen dizide, bütün kadınlar saraylı gibiydi.
Türkiye de, hangi dönem konaklarda öyle giyinilirdi ?
Dil konusuna gelince… O dönemin dil yapısının yansıtılmasını kastettim.
Osmanlıca, Farsça, Arapça’dan oluşmuş dil kullanılsın değildi.
Turan Oflazoğlu’nun yazdığı tarihi oyunlarda kullanılan dili örnek gösterebilirim.
Sinema çalışmalarımın içinde, cast yapmak ta vardı.
İlk dönemler, Yeşilçam oyuncuları yanısıra, tiyatro oyuncularıda kullanılmış.
Çalışmalarımda bunu gözettim. Üstelik günümüzde, eğitim okulları çoğaldı, oyuncu sayısı arttı. K.S.S. farklı bir oyuncuya oynatılmalıydı. Ciddi bir araştırma yapılıp, uygun biri bulunabilirdi. Eğer bir rol, tek kişiye kalmışsa, o zaman ciddi bir problemimiz var demek. Zeki bir Sadrazam olan İbrahim Paşa, zekasını denetleyen, kimliğini açığa vurmayan biri olmalıydı. Yüzü, birazdan bir halt yiyecek diye ipucu veren biri değil.
Bir aşçı’ya yemek yutturmak zordur. benim düşüncelerimi böyle değerlendiriniz.
Olumsuzluklarına, reyting amaçlı yapılmasına rağmen, Tarihi bir kimliği anlatmaya kalkmalarını destekliyorum. Kaldırılmasından yana değilim.
Umarım, Dönemi döneminin koşullarında değerlendiren bakışla, K.S.S. tüm yanlarıyla aktarırlar. Sevgiler selamlar.
Merhaba Arslan Gaggo,
Sizi çok iyi anlıyorum.Aşçığınızın iyi olup olmadığını bilemem ama sinema-tiyatro sanatındaki tecrübe ve bilginizin herşeyin üstünde olduğunu biliyorum.Tabii ki,dizi ve filmleri sizin gözünüzle izleyebilmemiz mümkün değil.Aktardığınız bilgiler ve görüşler benim/bizim için çok değerlidir.Teşekkür ederiz Arslan Gaggo.
Merhaba Ayşe abla
sayenizde düşüncelerimi aktarma fırsatım oldu. Teşekkür ederim.
Arkadaş spartaküs ortalığı yıktı geçirdi. Harika bir bölümdü hayatımda ilk defa kan fışkıran ekrandan yüzümü çevirmedim…
İsyan sahnesini tekrar tekrar izledim, dedi ki; Bu şeyi adaleti sağlamak için yaptım!
Efendilerimizin kırbaçları önünde çok uzun süre yaşadık ve çok şeyler kaybettik.
Merhaba Mercan kardeşim,
Konuya Spartaküs’le girdiğine göre,,yanılmıyorsam söyleyeceklerini satıraltına sakladın.
Sevgiler selamlar
Merhaba Arslan Ağbi, evet satır aralarında bir şeyler gizli fakat bu dizilerle alakalı değil.
İsyan sahnesini izlerken militan duygularım kabardı. Sonra düşündüm öğrencilerin yumurtalı isyanlarını saymazsak nicedir isyan eden düşünceler bile yok bu ülkede.
Varsada militanca değil şekerlenmiş muhalefet tadında.
Ayrıca spartaküs dedi ya;Efendilerimizin kırbaçları önünde çok uzun süre yaşadık ve çok şeyler kaybettik.
O, kaybettik sözü beni ziyadesiyle üzdü nede olsa bizimde kayıplarımız vardı.
Bir düşünsene Hizbullahın neferleri bir anda ortalıktan kaybolmuştu, üzülmemek eldemiydi.
Allah seni inandırsın diziyi izlerken yediğim çekirdeler bir anda boğazıma takıldı.
Mercan kardeşim,
Oluşumumuzdan bu yana, “Efendilerimizin kırbaçları önünde çok uzun süre yaşadık
ve çok şeyler kaybettik”. Ama kaybede kaybede ya pes diyeceğiz. Ya da adaleti sağlamak için, gerekene ele vereceğiz.
Özgürlük uçan kuşa benzer
Yağmur damlasına
O Brintanya’lı köle Kadın’ın gözyaşına
Ve bir gladyatörün acı gülüşüne benzer
Kanları toprağa bölenirken.
Oooo burada muhabbet başlamış. Eskilerden keyifli tatlar. Ben de tam G.S. Arslantepe açılışıyla ilgili birşeyler hazırlıyordum. Biraz geciksin bari, sohbeti kesmeyeyim ama bir-iki satır dokundurmak da gerekli. Şu son yaşananlar, heykeldi, diziydi, stadyum açılışıydı tam bir rezillik değil mi? Nelerle vakit geçiriyoruz…….
Biz efendilerimizin kırbaçları önünde daha çok uzun yıllar yaşarız.
Arslan Ağbi, demedi deme ileride “Özgürlük uçan kuşa benzer” sözünü anlamakta zorluk çekebilirler çünkü o zamana kadar gökyüzünde kuş kalmayabilir.
Cem Ağbi, heykel konusunda Can Yücel yaşıyor olsaydı en güzel cevabı o, verirdi.
“Nazım Hikmet kartpostal sanatçısıdır” sözüne verdiği cevap gibi.
Arslantepede olanlardan sonra Başbakanın yaptığı konuşma bana “Kibar Feyzo” filmini hatırlattı büyük usta Şener Şen oradaki rolünde şöyle diyordu “Kıçınızdaki dona kadar bana mecbur değil misniz? nasıl olurda bana karşı gelirsiniz! Bak neyiniz var neyiniz yok alırım haa!”
İçi öfkeye bulanmış her insan, tepkisini göstermek için zemin arar.
Heykel’den korktuğumuz için batıyla at koşturamıyoruz.
Adamlar kilisesinde erotik klip çekiyor. Kimse eleştiri fırsatı yakaladım demiyor.
Futbol zaten her yaşam alanına girmiş.
Kaşkol spor mitinglerde.
Bu yol iyiye çıkmazsa, var seyreyle ülkemizin halini.
Sağlıcaklakalın.
Okunması uzun olacak.
Ama iktidar hırsının yelpazesi olarak Murtaza Demir’in yazdığı ilginç bir yazıyı
sizlerle paylaşmak istedim.
Kanuni Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon’da doğdu. Babası Yavuz Selim, annesi Hafsa Hatun’dur. Hafsa Hatun Çerkez’dir.
Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. İyi bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun’dan[1] aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul’a, dedesi İkinci Bayezid’in yanına gönderildi.
15 yaşına kadar babası Yavuz Selim’in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar’a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509). Yavuz Selim’in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul’a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul’da kalarak babasına vekâlet etti.
Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Selim’in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520′de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi çatışmasız oldu. 46 yıl, (1520–1566) neredeyse yarım yüzyıl gibi çok uzun bir süre padişahlık yaptı.
Osmanlıyı anlamaya bu makalenin sınırları yetmez ancak belli ölçülerde fikir verir. Bu yüzden gerçekçi bir fikir sahibi olmamız bakımından konuyu ve özellikle; kuruluş, yükseliş, yok oluş dönemlerini ayrı tutmakta yarar vardır.
Yükseliş dönemine gelindiğinde; imparatorluğun en etkin yönetim kademelerinde bulunan Türk kökenli tebaa, Fatih ve özellikle İstanbul’un alınışından sonra, istikam (yapı, kale, köprü vb.) gibi geri hizmetlere alınıyor, harp ve sefer sırasında tüm angarya işler onlara yükleniyordu. Artık Yeniçeri Ocağına da alınmıyorlardı. Buralara, kendilerini imparatorluğun yeni sahipleri olarak gören ve yerli ahali tarafından “ekâbir takımı”[2] denilen devşirme gençler alınıyor, bir bölümü, Enderun mektebindeki eğitimlerinden sonra, asker veya yönetici olarak, sarayda ve memleketin çeşitli eyaletlerinde yüksek idareci konumunda görev yapıyorlardı.
Devşirilen Sırp, Hırvat, Grek, Boşnak vb.lerinin sayısı sürekli artarak, bunların sayısı XV. yy. ortalarında 15–20 bine ulaşmıştı. Padişahların, Sırp, Hırvat, Rus, Çerkez, Bizans gibi unsurlarla evlilikleri, Türklük ruhunu büyük ölçüde kaybetmelerine ve sarayın yeni devşirme sakinlerinin Türklüğe ve Türkmen’e hakaret içeren konuşmalarına sessiz kalmalarına neden oluyordu. Türklük, artık “aykırı, aşağılık, akılsız, idraksiz, kaba adam” anlamında hakaret ve küfür yerine kullanılır olmuş, Türk dili yerine Fars ve Arapça kırması olan Osmanlıca, başta saray mensupları olmak üzere tüm idari-örfi ve şer-i kurumların[3] konuşma ve yazma dili olmuştu. Halk Osmanlıyı, Osmanlı da halkın dilini anlamıyordu.
Artık, Osmanlının özellikle merkez (saray) teşkilatı başta olmak üzere idaresi, neredeyse tüm imparatorlukta devşirmelerin inisiyatifine geçmiş, devşirmeler, kendi aralarında içten içe bir devşirme dayanışmasını da egemen kılmaya başlamışlardı. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, devşirildiği yer olan ülkesi Bosna-Sokol şehrinin imarına önem veriyor, akrabalarını, Osmanlı saray yönetiminin kilit yerlerine getiriyor, Mimar Sinan, çalıştırdığı işçi ve ustaların tamamını doğduğu şehir olan Kayseri Rum’larından temin ediyordu.
15,16 yaşlarında devşirilen çocuklar, hiçbir biçimde devşirilme hikâyelerini unutmuyorlar, ‘unutmuş’ görünüp, günü geldiğinde gereğini yapmak üzere, sahte bir Türklük-Müslümanlık örtüsü altında yönetim kademelerinde yükselmeye bakıyorlardı.
“Büyük vezirler, vezirler, kumandanlar, çoğu kez Müslümanlığı kabul etmiş görünen devşirme kullardı. 48 büyük vezirden yalnız 4’ü Türk çocuğuydu.[4] Divanı Hümayun, tam bir ‘esirler pazarıydı’. Öte yandan, Sultanın kendisi neydi? İstanbul halkı, ‘köle oğlu’ diye adlandırırdı onu. Valide Sultan, yani Sultan’ın annesi ya bir Rus, ya bir Çerkez, ya Grek, ya da İtalyan esiri idi… II. Selim (1566–1574), yarı bir Rus’tu, III Mehmet (1595–1603), yarı Venedikli, II Osman (1613–1621), IV. Murat (1623–1640), I. İbrahim (1640–1648), II. Mustafa (1695–1703) yarı Grek’tiler.”[5]
Sultan Süleyman’ın, uzun süren padişahlığının yaşlılık döneminde, sarayda tam bir şeytan üçgeni kurulmuştu. Bunun birinci ve en güçlü ayağı, Leh asıllı Yahudi bir aileden alınan ve asıl adı Roxelanne olan Hürrem Sultan’dır. İkinci ayağı, Yavuz Selim’in damadı, Hürrem Sultan’ın büyük müttefiki Rum kökenli Sadrazam (Makbul veya Damat İbrahim) İbrahim Paşa ve üçüncüsü de, görünüşte tüm yetkilerin sahibi görünen, fakat karısı ve eniştesinin oyuncağı durumuna düşen padişah Sultan Süleyman’dır.
Saray, özellikle imparatorluğun en güçlü olduğu bu dönemde, üst yönetimde olanlar için tuzaklarla doludur. Herkes kendisi için bir hesap yapmakta, çıkarı için oğul babasını, baba ise oğlunu ‘vah’ bile demeden ve gözünün yaşına bakmadan kesebilmektedir. Bu hesaplar içinde uzunca bir süredir ‘yaşlı padişah Sultan Süleyman’ın yerine kim gelecek’ hesapları uğruna senaryolar yazılmakta, herkes bir diğerinin ayağını kaydırmak için fırsat kollamaktadır.
Ancak bu kez konu çok daha önemlidir ve söz konusu olan şey imparatorluktur. Büyük kılıçlar artık karşı karşıyadır. İbrahim Paşa’nın gönlünden geçen padişah adayı Sultan Süleyman’ın ilk karısından olma, yeniçeri ve halkın çok sevdiği 35 yaşlarındaki Şehzade Mustafa’dır. Buna karşın Hürrem Sultan, kendi oğullarından biri olan Selim’in padişahlığını istemektedir. İbrahim Paşa ve Hürrem Sultan ikilisi, menfaatleri için birçok sadrazam ve üst düzey yetkiliyi boğdurmuşlar, fakat bu son olayda çıkarları kesişmiş, karşı karşıya gelmişlerdi.
Hürrem Sultan derhal harekete geçti. Artık kudretli sadrazam İbrahim Paşa’nın da suyu ısınmıştı. Hürrem’in kışkırttığı Kanuni, İbrahim’i öldürtmek üzere tuzak kurdu ve ona hiç hissettirmeden vücudunu ortadan kaldırıverdi. Tuzak şöyle işledi: İbrahim Paşayı saraya davet etti. Misafir bulunduğu saray odasında uyuduktan sonra sessizce boğdurdu ve cesedi geceleyin kendi sarayındaki yatak odasına konuldu. Artık o kudretli sadrazam yoktu.
Hürrem Sultan’ın yeni gözdesi ve işbirlikçisi, kızı Mihrimah Sultan’ın kocası yeni Sadrazam Damat Rüstem Paşa’dır. Kaynana damat işbirliğiyle hemen bir tertip düşünüldü ve uygulamaya konuldu: Şu dedikodu padişahın kulağına gelecek şekilde yaygınlaştırılıyordu. ‘Padişah yaşlandı. Rüstem Paşa’nın başını almalı, Sultan Mustafa’yı padişah yapmalı, padişahı da Dimetoka’ya göndermeli.’
Dedikodular Padişah’ın kulağına kadar gelince kararını verdi ve İran seferine giderken de Sultan Mustafa’ya kurduğu tuzağı uygulamaya koydu. Konya Ereğlisi civarında Mustafa’yı, görüşmek üzere çadırına çağırdı. Mustafa çadıra girer girmez, babasıyla değil, cellâtlarla karşılaştı. Babasının kendisine tuzak kuracağını tahmin edemediği için hazırlıksız yakalandı; ilk hamlede üzerine saldıran dört cellâdı birer yumrukla yere serdi, fakat tekrarlanan hamlelere daha fazla dayanamadı ve can havliyle bağırdı:
—Baba imdat! Beni öldürüyorlar!
Mustafa’nın yumrukları ve korkutucu bakışlarıyla kızgınlıkları artan dilsiz cellâtlar yeniden saldırdılar, yere yatırdılar, kemendi boynuna yaktılar ve onu boğdular.
Kanuni, aynı çadırın içinde perdenin arkasında, kendisine karşı hiçbir saygısızlığı ve fenalığı olmayan evladının boğulmasını hem de kılı bile kıpırdamadan izliyordu. Oğlunun canhıraş feryatlarını tam bir soğukkanlılıkla izledi. Ve böylece insanoğluna, tarihte eşi olmayan bu kara yürekliliğin iğrenç ve şaheser örneğini vermiş oldu.
Hürrem söylüyor, Sultan Süleyman çocuklarını, torunlarını, yeğenlerini boğduruyordu:
Kanuni’nin pek sevdiği için yanından ayırmadığı kamburumsu ama ince, zarif, şair küçük bir oğlu daha bulunuyordu: Cihangir. Cihangir’in annesi de Hürrem’dir. Cihangir, öz ağabeylerinden çok, üvey ağabeyi Mustafa’yı severmiş. Onun Aktepe’de boğularak nasıl öldürüldüğüne şahit olunca, bu karabasanlı ağır acıya dayanamamış ve aynı yıl o da ölmüştür.
Mustafa’nın öldürülmesiyle ilişkili olarak bir siyasal cinayet daha işlenmiştir: Onu da İsmail Hami Danişmend’den okuyalım: “Bu büyük faciayı, ikinci bir facia daha takip etmiştir. Osmanlı menbaalarında meskût[6] geçildiği halde Garp menbaalarına akseden bir rivayete göre Sultan Mustafa’nın Bursa veyahut Amasya’da bulunan küçük yaştaki oğlu da dedesinin emriyle aynı günlerde anasının kucağından alınıp boğularak idam edilmiştir.”[7]
Mustafa olayı nedeniyle gözden düşen ve görevden alınan Rüstem Paşa, Hürrem Sultan’ın baskılarıyla tekrar görevine iade edildi. Şimdi, Padişahlığa aday olan iki şehzade kalmıştı: Selim ve Bayezid.
Bayezid kandırıldı ve babasına karşı kışkırtıldı. Selim’in lalası Mustafa Paşa sürekli oyun tezgâhlıyordu. Bayezid, kardeşi Selim’e hakaret eden mektuplar yazmaya başladı. Bu mektuplar Selim’e ulaştıktan sonra, delil olarak padişaha arz ediliyordu ki, Bayezid’in padişahlık için uygun olmadığına, suçlu ve asi bir kişilik olduğuna inanıp ikna olsun. Bunun üzerine padişah her iki adaya da tavrını belli eden mektuplar yazdı. Durumdan hoşnut olmayan Bayezid isyan etmeye kalktı. Üzerine kuvvet yollanınca Amasya’ya kaçtı. Oradan bir mektup yazarak babasından af dilediyse de yolladığı özür mektupları lala Mustafa Paşa’nın adamları tarafından alınıp, ulaklar öldürüldü.
Bayezid İran’a kaçtı ancak, tehlikenin büyüdüğünün farkına varan Şah Tahmasb’ın emriyle iade edildi. Hakkındaki entrikaların farkına varan Bayezid, bulunduğu yerlerden babasına mektuplar yazmaya ve af dilemeye devam etti.
Baba ve oğul arasındaki mektup diyalogunda birbirlerine yazdıkları şiirler, özellikle Padişah baba Süleyman’ın duygularını da yansıtması bakımından kayda değerdir.
Ey serasker âleme Sultan Süleyman’ım baba!
Tende canım, canımın içinde cananım baba’
Bayezid’ına kıyar mısın, benim cananım baba?
Bigünahım, Hak bilür, Devletlü Sultanım, baba!
Kanuni, oğlunun bu af dileme feryadına aynı şekilde mukabele etti.
Ey demadem mazhar-ı tuğyan-ı isyanım oğul!
Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermanım oğul!
Ben kıyar mıydım ey Bayezid Hanım oğul!
Bigünahım deme bari tevbe kıl canım oğul!
Ve şöyle bitiyordu:
Tutalım iki elin baştanbaşa kanda ola,
Çünkü istğfar edersin biz de affetsek n’ola?
Bayezid’im, suçunu bağışlarım gelsen yola;
Bigünahım deme, bari tevbe kıl canım oğul![8]
İmparatorluğun yükseliş dönemiyle, bugün ülkemizi yöneten zihniyet arasında, Alevilere bakış açısından büyük benzerlikler bulunmaktadır. Muhtemeldir ki, günümüz İslamcı muhafazakârlarının Osmanlı hayranlığı da, bir bakıma işte bu Türkmen düşmanlığına öykünmekten ileri gelmektedir.
Kanuni Süleyman dönemi, tam bir iç katliam dönemidir. Süleyman, yarı buçuk Müslümanlığına karşın, kendisi gibi dönme-devşirme uleması marifetiyle, Türkmen-Alevileri aleyhine sürekli katliam fetvaları yazdırmış, padişahlığı boyunca kan dökmeye doymamıştır. Yukarda belgeleri verildiği gibi eli kanlıdır. Zalim ve kıyıcıdır.
Kıyıcılığa, zalimliğe ve sarayın soyguncu tavrına daha fazla dayanamayan Alevi Türkmenler, 1525-26’da Sivas, Çorum, Amasya, Yozgat bölgelerinde ayaklanmışlar, yüz binlerce kayıp vermişlerdir. 1527’de Hacı Bektaş Dergahı Postnişini Kalender Çelebi öncülüğünde bir başka ayaklanmada ise yine aynı bölgelerden Türkmen Aleviler başta olmak üzere, Türkmen olmayan tımar sahipleri ve köylüler de katılmıştır.
Sivas’ın Karaçayır mevkiinde yapılan savaşta Kalender Çelebi, Osmanlı’yı yener. Bunun üzerine Osmanlı tımar sahipleriyle yeni bir ilişki kurar, tımar sahiplerine arazilerini geri verir, Kalender Çelebi güçleri zayıflar ve ayaklanma bastırılır. Kalender Çelebi öldürülür…
Dönemin nüfus şartlarında yüz binlerce insan katledilmiştir. Bu kıyımların sonucudur ki, bugün, Türk-Türkmen sayısı, dönme-devşirmelere göre daha azınlığa düşmüş, at izi it izine karışmıştır. Pir Sultan Abdal gibi Türkmen kocaları: “dönen dönsün/ben dönmezem özümden” diyegelmişler; dönmeler- devşirmeler “has Türk-Müslüman” olmuş, Türk ve Türkmenler ise, “el-yabancı” sayılmışlardır.
Anlı-şanlı,öğündüğümüz,gönendiğimiz Osmanlı Tarihi’nden ibret alınacak bir kesit…
Neredeyse uzunca bir romanın özetini okuyormuşçasına gözümde canlandı.
İlettiğiniz için sağolun Arslan Gaggo.
Ustamız döktürmüş yine.
Uzun bir aradan sonra yazılarını okumak çok güzel teşekkürler Arslan Ağbi.
Ayşe ablama ve Mercan kardeşime teşekkür ederim. sevgiler selamlar.
yes öncelikle kendimi tanıtıyım adım hürem yaşım 23 öncelikle herkese merhaba iya bu diziyi cok severim ne zaman olsa kacırmadan izlerimö iya ben bu diziyi hiç kötülemem ha hatta ben rusum ben burda bazı şeyleri rusca konuştum ama bir tanesi ingilizce kısaca bu dizi osmanlıyı hayatta kötülemez osmanlıda böyledi ben hüremi cok seviyorum ama hüremin gercek adı meryem üzerli cnm benim onu cok seiyorum benim hünkar aşkım her bölümünü izlerim hatta kacırmam o günde en cok sevdim dizi başlar ama ben onu izlemez muhteşem yüzyıl reklama girsede ben onu reklamısnı beklerim dizimi bile izlemem muhteşem yüzyılın hemen başlamasını isterim o yüzden başından hiç kalkmam kısca ben bu diziyi cok ve cok seviyorum ha sizede söyleyim unutmadan ben hani burda iya dedim ya onun anlamı ve ben demekti yes te evet demekti hadi iyi akşamlar byyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyy?????????????????
en güzel günüm çarşamba oldu çok severek izliyorum oyuncuların ve yapımcı yani tüm emeği geçenlerin ellerini öper saygılarımı ve sevgilerimi yolluyorum
Hürrem arkadaşımızın psikolojisinde bi sorun var galiba bence acilen bi doktora gitmeli bu arada iyi haftalar cem abiciğim.
Vizyonda sadece bu diziyi takip ediyorum ailece begeniyle izliyoruz ,bu arada halit ERGENC roline cok yakisiyo ismi gibi tek kelimeyle muhtesem …