
BİR ÇENTİK DAHA
Yazan: Arslan Kacar Tarih: 3.06.2010,PerşembeARSLAN KACAR
BİR ÇENTİK DAHA
Sonbahar’ın serin gecesinde, hava da yalımlanan bıçağı farketsede, umursamadı. Sırtına saplanan bıçağın acısıyla döndü. Gecenin içinde ışıyan iki kara gözün,
dudak kıvrımında buz gibi bakan sinsi gülüşü farketti. Bıçağın çeliğindeki kanını, yakomozlar istila etti. Suskun hançerler, kuşağında sabırsızlandı.
Toprak damlı evlerin geniş sokaklarında, öfkeli zılgıt sesleri sekerek dolaştı.
Köyün tepesindeki konaktan, bir kadın çığlığı yükseldi.
Devamını oku »
Yorumlar (15)NİYE ?
Yazan: Arslan Kacar Tarih: 8.05.2010,CumartesiARSLAN KACAR
NİYE ?
Okan bir süre, Ayten’in gözlerinin içine baktı. Ayten, inadına gözlerini kaçırmadı. Okan, genzinin kurumuş soluğuyla “Kararlı mısın ?” diyebildi. Ayten, evet anlamında başını salladı. Elini uzatıp “Hoşça kal” dedi. Okan, inanmak istemedi. “Emin misin ?” diye üsteledi. Eli hava da kalan Ayten, dönüp yürüdü. Okan, arkasından baktı.
Ayten, kaldırım kenarına park edilmiş, beyaz otosuna yanında durdu. Kapısını açtı. Otoya binmeden, dönüp Okan’ya baktı. Okan, ağladı ağlayacak gibiydi. Ayten, otosuna bindi. Oto, usulca asfalt yola düştü. Okan, gözden yiten otoya bakıp kaldı. Sigara paketini çıkarttı. Tek kalan sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekip, öfkeyle dumanını üfledi. Boş paketi, elinde sıkarak yürüdü. Sökün etti, anılar.
Devamını oku »
BİR YOL HİKAYESİ
Yazan: Ayşe Lale Alpargun Tarih: 23.01.2010,Cumartesi
BİR YOL HİKAYESİ
Yıl 1975…Yeni yılın girmesine birkaç gün var.Apartmanın önüne park ettiği arabanın bagajına valizleri yerleştirmeye çalışan genç adam bir taraftan söylenmeye başladı;”Bu havada bu seyahat nerden çıktı bilmem ki, evden kovulan çıkmaz bu havada yahu”…Sonra sesini biraz yumuşatarak apartman kapısından içeri doğru seslendi”Hadi hanım biraz çabuk ol,hava daha da bozmadan yola koyulalım,zaten geceye kalacağız”Genç kadın kucağında henüz 18 aylık bebeği ve omuzuna astığı bebek eşyaları dolu çantası ile kapıdan göründü ve “tamam canım işte geldik,”diyerek tatlılıkla gülümsedi kocasına.
Devamını oku »
ADAM İLE SES
Yazan: Arslan Kacar Tarih: 11.01.2010,PazartesiADAM ile SES
Taksim’e çıkan dik yokuşu tırmandı. Taksim Anıtı, tedavi için beyaza sarılmış. Çevresi her zaman olduğu gibi kalabalık. Bozulmanın sınırlarına tecavüz etmiş Beyoğlu’nun İstiklal Caddesi’ne girdi. İnşaat için perdelenmiş binaları, üç günde bir biçim değiştiren dükkanları, birbirinden kopmaya çalışan kaldırım taşlarını, köşelere dikilmiş bekleyen çöpleri. kahve sizden fal bizden pankartı tutan uzaylıları, küçülüp ya da yok olan sinemaları geçti. Sarmalanıp, caddeye yayılan müzik aşuresi, insan sesleriyle çiftleşiyordu. Yabancı filmlerde rastlanan tipler, geçip gidiyordu. Devamını oku »
MELEKLER VE KUMARBAZLAR
Yazan: Arslan Kacar Tarih: 2.11.2009,PazartesiMELEKLER VE KUMARBAZLAR
1959 yılında sinema filmi seyircisi olarak başladığım tutku, biraz istek biraz koşullar gereği, beni tutkumun mutfağına kadar ulaştırdı. Ödüllü filmlerin çoğunun içinde olma şansını yaşadım. Ustaları tanıdım, dost oldum. Bir sinema filminin her alanında deneyimlerimi çoğalttım. Tutkumu bilgiyle pekiştirmeye çalıştım. Birçok ülkenin filmini, bilmediğim dilleriyle izledim. Ama anladım. Dilini bilmediğim ülkelerin filmlerini, sinema dili’nin anahtarıyla anladım.
Uzun yıllardır “SİNEMA BİR DİLDİR” diye tanımlıyor, savunuyorum.
Nasıl ki, her insanın bir dili (konuşma biçimi) varsa, ve o dili beyniyle beslenerek, bize derdini anlatıyorsa o dili anlıyoruz. Hele o dil, bir melodi oluşturuyor ve kulağımıza hoş geliyorsa, dinlemekten tad alıyoruz. Sinema filmi de öyledir. İzleriz, tad alırız ya da pişmanlıkla çıkarız. Çünkü hepimiz, filmin adı, oyuncuları, yazılıp çizilmişse bilgileri mihmardarlığında salona gireriz. Işıklar söner, büyü başlar.
Büyü büyüyorsa, büyülenmemiz artar. Tıklıyorsa, dikkatimizi savurur. Her izleyenin kendine göre yorumları olur. Tıpkı edebiyat uyarlamaları gibi. Eseri okuyan, filmde umduğunu bulamazsa, vay işi kotaranların haline. Kelleler alınır, yerin yedi kat dibine sokulur. Nedense dünya sinemasında da, edebiyat uyarlamaları ayanı hezimete uğramıştır. Oysa yönetmen o eseri okumuyor ki, yorumluyor. İşin içine, kimliğini katıyor. Bu nedenle, eleştiri anlam yitirmiştir. Cellatlığa varan satırlara bile dönüşüyor. Eleştirmiyorlar, sanki filmi yeniden çekiyorlar. Bilmiyorlar ki, aynı pencereden bakarız ama her birimiz aynı manzarayı farklı algılar ve farklı açılara odaklanırız.
Sinema tekniğinin kurallarını çiğnememiş, derdini anlatan her film, benim için bir dildir. Yapılmaması gerekenleri yapmamış ve filme kimliğini katıp, iyi castla donanmışsa, derdini anlatmış demektir. Kısaca, parmak göze sokulmadıkça, izlediğim filmlere karşı kıyıcı olmam. Ayda 15 film izlerken, aylardır sinemaya gitmiyorum. Gerçi DVD ya da CD yoluyla bazı filmleri izliyorum ama aylardır sinema salona adım atmıyordum. Ta ki, Cem’in içinde olduğu, MELEKLER ve KUMARBAZLAR filmine kadar. Pazar günü İstanbul sele boğulurken Sine-Pop sinemasının 13.30 seansına girdim. Filmin oyuncularından Cem (Davran), Hakan (Gerçek), Turgay (Tanülkü) tanıdıklarımdı. Filmle bir yakınlığım daha vardı. 17 Ağustos 1999 depremi. Depremden sonra Adapazarı’nda dört yakın arkadaşın yaşadığı travmaları, geleceğe dair umutlarını, arayışlarını ve tutkularını anlattığı gerçek bir yaşam hikayesi olan “Melekler ve Kumarbazlar” adlı, “Sert bir taşra filmi” tanımlamalı film başladı.
Birbirleriyle yüzgöz olmuş, arkadaşların filmini izlemeye başladım.
17 Ağustos depremiyle sevdikleri toprağa gömen, geride hayata direnen, küsen karakterleri tanımaya başladım. Yolunda gitmeyen bir derenin içinde boğuşuyorlardı. Şiddet yanıbaşlarında her an tetikteydi. Yürekleri kırılmışlığın pençesinde, teslimiyetçi bir dirençle soluklanıyordu. Sürüklenmenin girdabına kapılmaları, her köşebaşından önlerine çıkabilirdi.
Çocukluk düşünün peşine giden Şehsuvar (Cem Davran), yaşamını Sakaryaspor’a adamış Amigo Selami (Hakan Gerçek), sürüklenmenin çinde boğulmaya aday Haydar (Bülent Şakrak), yitirdiklerinin öfkesinde boğulan İrfan (Hakan Meriçliler), başarısızlıkların biçimlediği Metin (Nail Kırmızıgül), arkadaşı Timur (Alp korkmaz), Çokbilmiş (Macit Sonkan), polis (Turgay Tanülkü), Zeynep (İrem Altuğ), Aydan (Gözde Seda Altuner), Aysun (Ayça Bingöl) dertlerini anlattılar. Onlarla yolculuk yaptım. Hüzünlerine ortak oldum. Habil ile Kabil’in yaşadığı bir örneğe daha tanık oldum. Film iç burkan lezzetiyle noktayı koydu.
Senarist ve Yönetmen Ertekin Akpınar, kaçırılmış fırsatları saymazsak, ilk sinema film olarak başarılı. Bir yönetmenin, kendisini anlayan yapımcı (Burak Saraçoğlu) bulması güzel. Görüntü Yönetmeni (Vedat Demir) aklını koyabilmiş. Müziğiyle (Tolga Sunter) tad katmış. Düşüncelerimi hoşa gitmesi için değil, sinema filmine bakışım olarak aktarmaya çalıştım. Evet, MELEKLER ve KUMARBAZLAR filmi izlenmesi gereken bir film. Filme emeği geçenleri yürekten kutluyorum.
Atilla Dorsay’ın “Kumarbaz görünüşlü melekler öyküsü, özellikle ilk yarıda sinemamızda yaratılmış en hüzünlü filmlerden birine yol açıyor. Hüzün, hatta apaçık keder, adeta elle tutulurcasına perdeden salona taşıyor. Filmin güçlü yanlarından biri, senaryosu. Akpınar’da gerçek bir yazar kumaşı var. Konuşmalar bir dönemin Fransız şiirsel-gerçekçi yapımlarını düşündürecek kadar şiir içeriyor. Hele başlardaki o uzun kadın-erkek diyaloğu… Birçok cümleyi yazıp başucunuza asabilirsiniz. Bir diğer özellik ise, bu kaybedenler hikâyesinin net biçimde gerçek bir olaya, toplumca yaşadığımız bir büyük felakete dayanması. Belki bunun kattığı çok önemli bir şey yok, ama belli bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Yıllar sonra oyunculuk kumaşını bize hatırlatan Cem Davran’ın yanı sıra genç oyuncuların hemen tümü, görevlerini gayet iyi ifa ediyor.” yazısına, yürekten katılıyorum. 01.11.2009 – Arslan Kacar







