SİVAS’LI SEDO (MASUM BEBEKLER DİYARI) Nis23

ETİKETLER

BENZER YAZILAR

YAZIYI PAYLAŞ

SİVAS’LI SEDO (MASUM BEBEKLER DİYARI)

       
 
SIVASLI SEDO – MASUM BEBEKLER DİYARI

Takoz, Ayı Efes, Ferdi, Polat, Adıbelli ve Sedo ve diğerleri. İhanet gibi gelse de yazmak, yine de birşeyler söylemeli. Biliyorum tinerci bile olamam belki, tutun elimden ilk ve son kez, ne olur affedin beni.

İsmimi Sedo koyduk- Sedat’ın kısaltılmışı- geldiğim yer Sıvas.
Eski püskü bir pardesü, lime lime bir gömlek, üstüne yıpranmış small bir kazak. İki tane pantolon, ikisini toplasan anca toparlayacak nereye yürüyeceğini bilmeyen bacaklarımı. Birazcık siyah boya kendimi kirletmek için, hem de profesyonel bir makyöz yardımıyla. Kimse farketmedi ama ayağımda Burlıngton çoraplar, belki yapımında tiner kullanılmış. Kırkdört numara taraklı ayaklarımda, arkasına basıp tam üç saat yürümek zorunda kalacağım “ Bir zamanlar Amerika” ayakkabısı. Belli ki görmüş geçirmiş siyah bir kumarbaz eskisi.- Bir buçuk saat sonra, tinerden reenkarne olmuş çocuk, benim ayakkabılarım bunlar diye üstüme yürüdüğünde, verip çorapla devam etmeliydim hayata. Cesaret edemedim. Oysa ayrılık vaktinde bile söyleniyordu tiner soluyan genç. O ayakkabılar benim, o ayakkabılar benim.- Saçları da dağıttık mı şöyle, al sana bir tinerci sokak çocuğu. Sigarasını efkarlı efkarlı çeken, gözlerini kısıp dalgın bakmanın bir haber konusu olduğunu zanneden yapma bebek. Sıvaslı Sedo.

Façayı önce sokak çocuklarının Yusuf ağabeyi bozdu. Küçük çakısıyla pardesünün kaderini çizdi, siyah boyaları birbirinden seri, usta birkaç hareketle suratıma ve ellerime sürdü. Kafama siyah, kirli bir bere geçirdikten sonra iki adım gerileyip bana şöyle bir baktı ve “ tamam şimdi oldu” dedi.
Harekat basit gibi görünse de provasız bir tragedya oynamaktan farksızdı benim için. Çoğunluğu çocuk olan tinercilerin arasına girip , bir süre onlarla birlikte yaşayacaktım. Bana kalırsa kimsenin daha tam anlamıyla keşfedemediği o yaşamdan, kısa bir süre önce kendilerini kurtamayı başarabilmiş, iki pırıl pırıl gençle tanıştım önce. Onlar sayesinde bilmediğim bir yaşamın sokak aralarına girecek ve kazasız belasız evime dönecektim. Daha yola koyulmadan bir sürü şey anlattılar bana. Korkuyla cesaretin, ağlamakla gülmenin, acıyla nefretin ve yaşamla ölümün kolkola girdiği dünyayı adımlamaya başladık.
Maçka Parkı’nda hatıra resmi çektirmek güzeldi ama etraftakilerin Sıvaslı Sedo’ya Cem Davran diye hitap etmeleri biraz ağırıma gitti. Yine de bundan bir ders çıkarıp iki saat başım önde yürüdüm. Boyun ağrısı işi daha da zorlaştırmasın diye kafamı kaldırmaya çalıştığım bir kaç seferde ise durum Maçka Parkı’ndan vahimdi. “ Merhaba Cem Bey”, “ bu Cem Davran değil mi ulan”, “ Cem Bey çok yakışmış” cinsinden durum tespitleri.
Eminim Cem Davran bu kadar başı önde İstanbulda yürüse, torunlarına yetecek kadar zinet eşyası ve para bulur ama Sıvaslı Sedo tedavülden kalkmış bir abonman biletine bile rastlamadı. Başı sonu belli bir kader yüzünden mi, kaderi belli bir kıyafet yüzünden mi az sonra anlayacaktım.
İlk tinerci çocuğa Taksimde rastladık. Bizimle fazla ilgilenmedi ve kendi atmosferine daldı.
 Avucun içinde tinerle ıslatılmış küçük bir üstüpü ya da bez parçası, el sıkılmamış bir yumruk biçiminde, tüm ağızı kaplayacak şekilde borozan çalar gibi dudaklara yapıştırılmış, dışarıdan gelen zararlı zararsız her element tiner süzgeçinden geçip öyle giriyor, savunmasız bebekler diyarına.
Gittikleri, yatıp kalktıkları heryere bakıyoruz, hiç birine rastlayamıyoruz. Ama kokuları oralarda, buram buram dolaşıyor. Boş tiner şaşalları, yataklar, yorganlar, halı parçaları, sönmüş ateşler, post modern döşenmiş tinerci mekanları. Tüm Pera’yı harmanlayıp sonuna geliyoruz ve elde var sıfır. Adıbelli ve Polat bir İngiliz ressamdan bahsediyorlar. Onlara evini açan, yemek veren, soru sormayan, tinerci dostu bir dünya vatandaşı. Ben adını söylememeye özen göstereceğim rica ettiği gibi, ama çocuklar onun adını anarken “ çok iyi yürekli bir insandır” cümlesini eksik etmiyorlar.
Cihangir’e doğru ilerliyoruz. Kalabalığın arasından bir ses yolumuzu kesiyor. Bize kimliklerimizi ve nereye gittiğimizi soruyor. Son derece profesyonel üç polis ve caddenin kalabalığı arasında mecburen başımdaki bereyi çıkardım ve kendimi tanıttım. Polisler gülümseyerek bol şans dilediler ve beni tekrar Sivaslı Sedo ile başbaşa bıraktılar.
Adıbelli bir apartmanın zemin katındaki daireyi işaret edip camı tıklattı. İngiliz ressama durumu anlattım. Çok yorgun olduğunu ama on dakika konuşabileceğini söyledi.
Tam bir sanatçı evi. Belki biraz kirli ama estetik. Her taraf yağlı boya sokak çocuğu resmi dolu. Sakin ve huzurlu. Adıbelli ve Polatla sarılıp hasret giderdiler, ben de antika koltuğa oturup rahatsız etmeden etrafı incelemeye başladım. Tam karşımdaki bilgisayar oyununun sebebini az sonra anlayacaktım. “ Evet, konuşabiliriz” dedi. On dakikalık harika sohbetten satır başları.
“ Sizi çok sevdiklerini söylüyorlar.”
“ Ben de onları çok seviyorum.”
“ Niye onlara yardım ediyorsunuz?”
“ Siz sevdiklerinize yardım etmezmisiniz?”
“ Onlardan korkmuyormusunuz? Kullandıkları şey uyuşturcu gibi ayrıca aralarında hap ve benzeri şeyler kullananlar da var.”
“ Hayır korkmuyorum. Diğer insanlara bir zararları yok. Birbirlerini yaralıyor ya da öldürüyorlar. Zaten ben fazla bir şey de yapmıyorum onlar için. Gelir giderler, karnı acıkan mutfakta bulduğunu yer. Banyoyu kullanmazlar çünkü genelde pis dolaşıyorlar.”
“ Bir iki şey daha sormak istiyorum izninizle.”
“ Benden onlar hakkında çok fazla şey öğrenemezsiniz. Çünkü ben onlara hiç soru sormam. Zaten sorsam da yalan söylerler.”
Tam o sırada kapı açıldı, içeri dört tane köpek ve onları dolaştırdığı anlaşılan, on yaşlarında, kıyafeti Sıvaslı Sedo’ya benzeyen bir çocuk girdi. Ferdi aslında ondokuz yaşındaydı ve dört yıldır tiner soluyordu. Biz konuşmayı biraz daha uzattık. O sırada Adıbelli, Polat ve Ferdi kendileri için alınmış olan bilgisayarda bilardo oyunu oynadılar. Ferdi bize yardım edeceğini söyledi ve birlikte Taksim’e doğru yola çıktık. O da yürürken biraz hayatını anlattı, neredeyse hepimizin bildiğimizi zannettiğimiz hayatını. Elindeki sigarayı söndürdükten sonra içinde dolandığı pardesünün sağ cebinden küçük bir bez parçası çıkardı. Sol cepteki tiner şaşalından yeterli miktarda beze döküp, dört yıldır durmaksızın yaşadığı buğulu yaşama adımını attı. Daha Taksim’e varamadan, evde tanıştığım Ferdi, avucunun içindeki ölüm oksijeni yüzünden olsa gerek, garip garip konuşmaya ve dalgın, odaksız bakmaya başlamıştı bile. Az ileride aynı üniforma içinde başka bir çocukla karşılaştık. Ferdi çocukla beni tanıştırdı. “Bu Sedo ağabey. Tinerci olmak istiyor. Bizimle kalacak.” Çocuk sorgusuz sualsiz kabullendi beni. Ferdi, “ bizimkiler havalandırmada ağabey, gidelim mi” diye sordu. Taksim’deki restorantların tavuk kümesine benzeyen havalandırma kanallarını, ısınmak ve üstünde uyumak için kullanıyorlardı. Kalabalığın arasında bir an, bana tinerciler dünyasında yardım edecek olan Adıbelli ve Polat’ın yanımda olmadığını farkettim. Durdum, etrafıma bakındım, yoktular. Havalandırmaya yaklaştıkça kendimi yalnız ve çaresiz hissetmeye başladım. İleride yirmi civarında tinerci, gittikçe yaklaşıyorduk. Nasıl olsa onlar söylemezler diye, kendi kendime “hoşgeldin Sıvaslı Sedo” deyip kendimi havalandırmaya bıraktım.
Ferdi’nin artık beni tanıtacak hali kalmamıştı. Diğer çocuk üzerime yürümekte olan kalabalığın arasına karışıp bir şeyler söyledi. Tiner emmiş toprağın bir köşesine usulca oturdum. Bu dünyadan olmayan nidalar çıkararak etrafımı sardılar. Yerinde duramayan gözlerinden anlıyordum. Beni sevmek gibi bir niyetleri yoktu ama nefret de etmiyorlardı. Bir kaç tanesi gülüyordu. İşte onlardan biri “kim ulan bu?” dedi. Kalabalık cevaplayamadı. Başımı kaldırdım, “Sedo” dedim. Kullandığı tinerle kendini yakmış olanı birşeyler söylemek istedi, başaramadı. Ama sözcükleri tek tek tükürük ve salya olarak Sedo’nun sol yanağından aşağı süzüldü. Ayı Efes liderleriydi. Bana yaklaştı, “sinyalciiiii” dedi. Sinyal, sokakta yaşayanların diğer insanlardan para istemeleri, sinyalci de bunu yapan kişi. Bunu öğrendiğimde ufaklardan bir tanesinin “hadi abi sinyale çıkalım” diyebileceği kadar samimi olmuştum onlarla.
Hep kuşku duyuyorlar ve Sıvaslı Sedo’yu aralarına almak istemiyorlardı. İşte korkulan an. Parkın bir köşesinde ekibin fotoğrafçısını keşfettiler. Biri bıçağı ile ona yöneldi, takoz bana en düzgün kafayı atabilmek için dengesini sağlamaya çalışıyordu. O ana kadar hiç konuşmayan en uzun boylu olanı, “senin adamın mı ulan bu?” diye sormaya çalıştı. “ Hangisi? Şu elinde fotoğraf makinesi olan mı? Söyleyin çekmesin. Yakalayın şunu.” Benzeri Türk Filmi ayaklarıyla durumu kurtarmaya çalışırken, fotoğrafçı arkadaşı da ateşin içine atmış oldum. Ama ne yapayım. Kara Murat’ın da  casus olduğu anlaşılmasın diye kendi vatandaşlarına işkence yapması gerekmemişmiydi. Harekatı bozacağıma bir fotoğrafçı fire verirdim. Sonra gerekirse jenerikte adını biraz büyük yazardık. Tabii bunu yemediler. Tam Sıvaslı Sedo adı tarihe derkenar olacakken, bir ses kalabalığın tüm dikkatini otoparka doğru çekti. “Yusuf abi geldi.” Yalpalayan diğerlerinin arasından Yusuf abimize doğru ilerledim ve yanına iliştim.
Tinercilerin saygı duyduğu biri olmasına rağmen, Sedo olduğuma kimseyi inandıramadı. Ben de iyice kendimi koyvermişken Ayı Efes suratımdaki boyadan parmağı ile bir miktar alıp gülmeye başladı. “Bu ne ya?” Bundan sonrası bir felaket olacak derken, teker teker beni tanımaya başladılar.
“Bu şey ulan, Ruhsarda oynayan adam.” “Yok ulan Kahpe Bizansda oynayan adam” “Cem Davran ulan bu.” Yusuf “Cem abiniz sizinle konuşmaya geldi” dedi. Sıvaslı Sedo şu kısacık ömrüne bir nefes tiner bile sığdıramadan uçup gitti.
İki saate yakın birlikte olduk onlarla. Cem Davran’a ne kadar iyi davrandıklarını  anlatamam. “Böyle giyindim çünkü diğer insanlar tarafından tanınmak istemiyorum. Sizin aranızda olup size yapılan muameleyi görmek istedim” dedim. Emniyet müdürünü çok sevdiklerini, polislerin onlara kötü davranmadığını söylediler. Ama yine de lokantalara, hamama, daha doğrusu bu dünyaya ait hiç bir yere alınmıyorlardı.
Gazeteci arkadaştan beş milyon lira alıp yedi-sekiz tinerci ile birlikte hamburgerciye gittik. Sıvaslı Sedo’nun mirası üzerimde olmasına rağmen, hoşgeldiniz, buyrun ne arzu etmiştiniz Cem Bey diye karşıladılar. Hamburgerlerimizi parkın bir köşesinde paylaştık. Sadece kendini yakmış olan, önce Ferdi’nin boğazını sıkmaya kalktı, sonra da bir paket hamburgeri kapıp kaçtı. Ufaklık “sinyale çıkalım mı abi?” dedi. Birlikte bir restorant’ın önünde oturanlara yaklaştık. “Abla yüz bin liranız var mı?” “Yok canım yok.” “Ne olur abla, yüz bin lira ya.” “Yok dedik ya.” “Aman allahım Cem bey sizsiniz değiil mi?” Bize yüz bin lira vermediler ama bizi takip edip yanımıza geldiler. Çocuklar çok huylandı. Kızlara gitmeleri gerektiğini söylememe rağmen, bir hatıra fotoğrafı çektirmek istediklerini söylediler. Çocuklar fotoğraf makinesini de görünce iki arkadaşa yolu tarif ettiler. Taksim Parkı’nın ortasına yayıldık. Herkes şarkı söylemeye başladı. Müslüm Gürses top on’da bir numaraydı. Ve sonunda benden bir istek parçası.
“Rastlarsan gözleri yaşlı yavruna.
Suçunu bağışla sarıl boynuna.
Biz bize yaşarken geldik oyuna.”
 Bu kadar özgürce şarkı söylediğimi hiç hatırlamıyorum. Avazım çıktığı kadar bağırarak.
“Eller kadir kıymet bilmiyor anne.
Senin kadar kimse sevmiyor anne.”
Sarmaş dolaş ayrılık noktasına geldik. Beni götürecek arabanın neredeyse üzerine yapışacaklardı. Gene beklediklerini söylediler ama Cem Davran olarak, Sedo olarak değil.

Ne yazmam gerektiğini uzun süre düşündüm. Beni en çok şaşırtan zannettiğimiz gibi mutsuz olmamaları. Tam tersine çok memnunlar hayatlarından. Ama beyinleri öyle bir uyuşmuşki göremiyorlar nasıl bir düşmana savaş açtıklarını. Belki de ölüm bir adım ötelerinde, kısacık yaşamları bir nefes tinerin elinde. Ne toplum bilimciyim, ne psikolog, ne de bir uzman doktor. Sadece iki çocuk babası bir adamım. Sivaslı Sedo’nun arkadaşıyım. Uzaklardan geliyorum. Yanıbaşındaki yaşamları fark edemeyenlerdenim. Sıkılınca ağlayan, ağlayınca sıkılan bir ormanın bitkisiyim. Marketlerden, mağaza zincirlerinden geliyorum. Sizi biliyor, tanıyor gibiyim. Bakmayın bana öyle, yine de yabancı değilim. Sıvaslı Sedo’nun arkadaşıyım.

12 NİSAN 2000                                  CEM DAVRAN