VE SAHNE
Yıl 1982. Yer Yıldız Üniversitesi Maslak kampüsü. İki yıldır üniversite öğrencisiyiz. Askeri darbeden hemen sonra üniversite ortamına adım atmışız. İlk yıl koridorlarda jandarmalar dolaşmakta, fazla yüksek sesle konuşmadan ne olduğunu anlamaya çalışmaktayız. Hikayemizin bu manasız dönemle hiç bir ilgisi yok. Sadece başından başlamak maksadıyla girdik bu konuya, fonda herhangi bir döneme ihtiyaç yok aslında.İki yılı ağabeylerimizin yasını tutarak geçirdikten sonra sıkılmaya başladık yavaşça. Bir şeyler yapmalıydık. Ve karar verdik. Nasıl aşacaktık bu adam olma kavgasını? Cevabı basitti. Tiyatro. Bir grup kuracak ve tiyatro faalliyetinde bulunacaktık. Aramızdan bir kişi profesyonel tiyatrocu idi. Babası ona tamam tiyatrocu ol ama bir de mesleğin olsun demiş, o da bu yüzden mühendislik okumaya gelmişti. Hemen ona başvurduk. Gözleri parıldadı, çoğu Anadoludan gelmiş teknik okul öğrencilerinin tiyatro aşkı karşısında. Dekanlık, başınızda en az bir doçent olmadan olmaz dedi. Pekiyi dedik. Kimya doçenti Şirin hanım’I ikna ettik. Kadın çekiniyordu. Kısa bir süre önce tanık olduğu öğrenci kavgalarını hatırlıyor ve kuşkulanıyordu. Belki de yeni bir fraksiyon oluşmuştu, kod adı da tiyatroydu. Üniversitelinin kaybolan onurunu yakalamaya çalışırken, bir sabah okulun her yerinde panolarda bir duyuru okuduk. Yıldız ana kampüste tiyatro çalışmaları başlayacaktır. Katılmak isteyenlerin Doçent Güner Yavuz ya da Araştırma Görevlisi Nilgün Hanım ‘a başvurması rica olunur. Vay canına dedik. Demek bir yerlerde bizim gibi düşünen başkaları da var. Ama yine de kendi organizasyonumuzu bozmak istemedik. Ta ki bizi Maslak kampüsünden alıp ana kampüse götürmelerine kadar. Ayrıca Dekanlık bizi çağırıp olaya el koyduğunu da belli etmişti. Çocuklar zor ve karışık bir dönemden buralara geldik. Aydınlık günlere adım atıyoruz elbette. Ama yumuşak geçiş kaydıyla. Bir okulda iki tiyatro grubu olmaz. Bölünmeyin, el ele olun. Zaten diğer grubun başındaki hocalarınız sizi özellikle davet ediyorlar. Ayrıca bravo size. Sizden öncekiler de böyle yapsaydı, şimdi her şey bambaşka olurdu. Bize ne denildiğini tam anlayamadan kabul ettik. Tarih kimlerin yaptığını daha doğru bulacaktı belli değildi. Ağabeylerimizin mi bizim mi?Yıl 1983. Yer Yıldız Üniversitesi konferans salonu. Çok güzel bir bahar havasında salonu tıka basa doldurmuş yüzlerce genç. Yıldız Üniversitesi Oyuncuları’nın ilk adımları atılmaya başlanmıştı. İki grup fikrinden tek olmaya varılmış, bizden sonrakilere emanet edilecek küçücük heyecanlar, projelerin laboratuvarların arasında dolaşmaya başlamıştı. İki öğrenci vardı, ikisi de tiyatro kokan. Biri, babası bir de mesleğin olsun dediği için aramızda olan cılız İstanbul’lu, diğeri babasının elini öpüp buralara gelen besili Zonguldak’lı. Rektörlük ne olur ne olmaz dışarıdan bir hoca getirmiş ve başa dikmişti. Öğrenciler homurdandılar. Aralarında iki profesyonel tiyatrocu varken ne gerek vardı dışarıdan bir lidere. Yoksa yine aynı tedirginlik mi? Aman bir daha askere gerek kalmasın endişesi mi?Yıl 1983. Mevsim sonbahar. Yer Harbiye Şehir Tiyatrosu. Az önce oyun bitmiş. Seyirci hala ayakta alkışlıyor. Oyunu adı Bunalım. Rektörlüğün başa getirdiği dışarıdan hoca çoktan çekip gitmiş, iki öğrenci liderliğinde profesyonel tiyatrolarda bile az rastlanır bir prodüksiyon oluşmuş. Herkes bir an önce yakınlarına heyecanını anlatma derdinde. Birbirini hiç tanımayan ve yıllar sonra belki bir daha hiç görüşmemek üzere vedalaşacak bir sürü genç yürek, sıkı yönetimlere, darbelere şimdilik sessizce kafa tutuyor. Ülke çok partili hayata yeniden başladığını zannederken, tutunamayanlar tiyatro çığlıkları atıyor. Dostluklar, aşklar, umutlar perdenin etrafında, sahnenin tozları arasında ışıldıyor, İstanbul’lu ve Zonguldak’lı el ele şampanya patlatıyor. Açılıyor esaretin kapıları. Şiirler yazılıyor, şarkılar söyleniyor, zincirler kırılıyor. 12 Eylül’ün büyümesini durdurduğu yeni bir kuşak, kendi devrimini, kendi 1789’unu yaşıyor. Apayrı oksijenlerden, tertemiz solunası bir hava yayılıyor okulun bahçesine.Yıl 1984. Yer üniversite bahçesi. Öğrenciler sıkıntılı oturuyor mimarlık binasının taş merdivenlerinde. Rektörlük devrime sahip çıkıyor ve yine dışarıdan bir hoca bulup getiriyor kalabalığın başına. İster istemez insanın aklına geliyor yıllar önceki öğrenci kulüpleri, dernekler. Oysa bir çok şey değişmiş de farkında değil yönetenler. Cılız İstanbul’lu ve besili Zonguldak’lı çekiliyorlar sahneden. Binlerce öğrenci bir yıl boyunca sessizce izlemekteler olan biteni. Sonuç tam bir hüsran. Devrime sahip çıkanlar sonunda anlıyorlar. Üniversiteler öğrencilerindir ve tarih herşeye rağmen üretenleri yazar.Yıl 1985. Yer rektörlük binası. Rektör yardımcısı durumu izah ediyor iki öğrenciye. Siz diyor, siz yapacaksınız bu işi. Başı da sizsiniz sonu da. İstanbul’lu ve Zonguldak’lı gururlu bir gülümsemeyle kabul ediyorlar söyleneni. Kış bahçesinde, aşıklar yolunda, merdiven altında, Hakan çay bahçesinde seri kararlar alınıyor. Aynı anda hükümet yasak olan bir çok şeyi serbest bırakıyor. Yollar, köprüler, yüksek binalar inşa ediliyor. Yönetenlerin yanında arabesk şarkıcılar, türkücüler, dansözler türüyor. Başbakan en keskin sanatsal politika olarak, dönme şarkıcıya sahneye çıkma izni veriyor. Her mahalle kendi zenginini yaratıyor. Dört bir yandan düşünme özürlü kravatlı genç iş adamları yeşerirken, ellidört öğrenci İstanbul’lu ve Zonguldak’lı önderliğinde gece gündüz çalışıyorlar. Tiyatro’nun tek kurtuluş olduğunu bilen mühendis mimar adayları, kendi kaderlerini yine kendileri çiziyor. Bir köşede Kahramanmaraş’lı genç diksiyon çalışıyor, koridorlarda dekor boyanıyor, afişler çiziliyor, yemekhaneden imza karşılığı borç alınıyor harcamalar için. Feriköy’lü başrol oyuncusu kızımız kostümünün renk uyumuna takmışken kafayı, Fındıkzade’li yedek parçacı yaşananların muhasebesini tutuyor. İstanbul’lu ile Zonguldak’lı bir çini sobanın başında kendilerini yazıyorlar sabahlara dek. Provalar ve oyunculuk çalışmaları bir tek sonu belli olmayan bir oyun üzerine yoğunlaşıyor. Oyunun konusu kendi yaşadıkları hatta o dönem kendileri gibi olan herkesin yaşadıkları. Herşey hazır, final hariç. Kurgusu oyun içinde oyun. Üniversiteli bir grup Kral Lear oynuyorlar. Oyunun sonunda Shakespeare’in dünyaya söyledikleriyle, gençlerin ülkeye söyleyeceklerinin el ele olması lazım. İzleyenlerin kafası karışmalı. Cümlelerin kime ait olduğu anlaşılmamalı.Yıl 1985. Mayıs ayının dokuzuncu günü. Saat tam 18.30. Yer Devlet Tiyatroları Taksim Sahnesi. Oyunun adı Ve Sahne. Seyirci merakla sonunu bekliyor. Halk üzerindeki şoku atlatmış 12 Eylül’e nasıl oy verdiğini sorguluyor. Marinalara yatlar yanaşıyor kara para amblemli. Ve sahneden piç Edmund’un haykırışı yayılıyor. Ey doğa, benim tanrım sensin. Sonra Edmund ve İstanbul’lu iç içe geçiyor. Ve güneşin doğduğu yerde bir insan soludu, çağların karalarını yüklediği hüzünlü havayı. Ülkenin üzerindeki perde usulca kapanıyor. Halk ayakta çılgınca alkışlıyor olan biteni. Seksen sonrasının yeni yetme yürekli gençleri bir bir uçuyorlar mavi göklerin ötesine. Aşklarını, sevgilerini, inançlarını okul bahçesinin yapay havuzlarına atıp, holdinglerin süslü dekorlarına konuyorlar. Ve asıl oyun şimdi başlıyor. Ve güneş yine doğuyor. Ve sahne……. CEM DAVRAN 09 TEMMUZ 2001






Cem Kardesim, Kis bahcesini okuyunca sana not yollamaktan kendimi alikoyamadim. ‘Gemilerim, ..yuklu’ diye Orhan Veli sarkisini soylemeye calistikca, ayni seyi tekrarliyorum diye kizardin bana hatirliyoruusun. Bugun Hurriyete internetten bakarken cocukluk resmini gorup, seni taniyip, web site’in falan oldugunu okuyup, unlu olmanada sasirarak (saka valla, ben cok uzun zamandir yurt disinda yasiyorum, hic kimseyi tanimiyorum unlulerden…) seni buldum. sevgiyle kal, basarilar.
4uncu ogrenci (ve sahne’den) Deniz
Deniz’ciğim merhaba, hoşgeldin. Umarım hatırladığım Deniz’sindir. Funda, Sunay, Deniz.
Zaman bir kum fırtınası gibi. Allahtan anıların iletişimi var. İyi bak kendine.
cem kardeş yeni yazıların ne zaman çıkacak sabırsızlıkla bekliyorum
cem abi ben senin büyük hayranınım onu söyleyeyim dedim
Merhaba Cem Davran, seni herzaman izliyoruz ailecek.. bende hava atiyorum biz okulda arkadastik diye, ben Funda Bir Avuc Cehow dan posetli sansurlu kiz, belki hatirlarsin,Sumru Yavrucuk la calismistik, universite yillari beni ben yapan hayatimin en guzel yillari oldu 45 yasinda hala ayni sekilde dusunuyorum,tekrar dunyaya gelsem degistirmek istemedigim tek donem.
Sana ve birlikte anilar yarattigimiz tum dostlara selamlar.
Funda’cığım seni hatırlamaz olur muyum, tabii hatırladım. Galiba sen biraz karıştırdın bu arada. Feridun ve benden sonra Bir Avuç Çehov. Ve Sahne çalıştığımız dönem, hatırla bakayım; Sunay, Deniz,Yeşim, kardeşi Cemal, Feridun,Selçuk, Ercan…Sevgiler….Yılbaşında (1984) bana hediye aldığınız kitap duruyor hala.